Lütfen bekleyin..

Seyfi Elçiboğa

Jiletin Kestiği Tebessüm

13 Eylül 2020, 10:52 - Okunma: 300

Aynanın karşısına geçmiş dudağımın üzerini hadsizce örten esmer tüyleri izliyordum. İşaret parmağımla okşadım. Çocukluğum, avucumda pıt pıt kalbi atan, azıcık elimi gevşetsem uçup gidecek ürkek bir muhabbet kuşu olup burnumla üst dudağımın arasına saklanmıştı. Muhabbet kuşunu sever gibi dudağımın üst bölgesinde parmağımı gezdirdim. O esmer tüyleri sevdim, sevdim... 

Hangi çocuk bayılarak izlemez ki? Her çocuk gibi ben de babamın tıraş oluşunu keyifle seyrederdim. Havlu ve aynayı getirmeyi vazife edinmiştim. Babamın jileti dörtköşe usturaya yerleştirişi, fırçayı suya batırıp sabunla iyice köpürterek köpüğü sakala fırçayla yayışı,  favorilerinden başlayarak sakalını jiletle kazıyışı, cırt cırt ederek kazınan sakalın su tasında silkelenişi, kolonyayla yüzünü yakışı, kanayan kesikleri gazete kağıdıyla kapayışı kutsal bir törenmişçesine aklıma kazındı. Her defasında gururla, keyifle, kendi tıraş oluşumu düşleyerek seyreyledim.

Abim bana: "Sakın jilet vurma, yoksa benim gibi bıyığın olur!" demişti. Derler ya bıyığın varsa artık çocuk sayılmazsın. Öyle miydi gerçekten? Üstü başı motor yağıyla kararmış, ustasına 20-21 anahtar, tornavida vs taşıyıp duran arkadaşımın bıyıkları yoktu ki. Un taşıyan, koyun güden, harç karan, nakış işleyen, halı dokuyan arkadaşlarımın bıyıkları yoktu ki. Benim de bıyıklarım yoktu.

Sabahın dördünde uykuyla vedalaşırdım. Beni her gün uyandırmak için  o saatte ayaklanan anamın derdi ne olaydı ki? Bir ana henüz oyun çağındaki evladını zifiri karanlıkta tek başına sokağa niçin salardı? Çakı gibi ayağa dikilen, dualarla uğurlanan o evlat büyümek için bedeninin en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde sabah uykusundan hangi sebeple mahrum bırakılırdı?

Tatlıcı Mahsum'un dükkanı birkaç sokak aşağımızdaydı. Oraya on dakikada varır, beraberimde getirdiğim tepsimi kaldırıma, dükkan kapısının önüne yakın koyar, geçip kenarda otururdum. Gelen her çocuk aynısını yapar, bu şekilde sırayla tatlı alma düzeni kurulurdu. Daima ilk bırakan olurdum. Çünkü tatlısını en erken satmak isteyen tepsisini ilk bırakan olmalıydı. Çocuklar arasında mertebe atlamanın da yolu buradan geçerdi. Dükkan önünde gürültü yapmadan bekleşirdik. Önümüzden, sabah namazını kıldırmaya giderken her sabah esneyerek ve sallanarak yürüyen, cami imamı geçerdi. Verdiği selama askeri nizamda "aleyküm selam " diye karşılık verir, yanımızdan uzaklaşınca ardı sıra gülüşürdük.

Mahsum abinin evi aşağı mahalledeydi. O da bizim gibi işyerine yürüyerek gelirdi. Geciktiği de olurdu. O zaman aramızdan iki kişi gönüllü olup evine kadar giderek Mahsum abiyi uyandırırlardı. Dükkana gelişiyle beraber canlanırdık. Herkes işin bir ucundan tutarak ona yardımcı olurdu. Aramızdan kıdemliler hamur hazırlarken, öbürleri ocağı yakar, şırayı taşır, zerzevatı yıkarlardı. Az konuşan, nadiren sinirlenen Mahsum abi; bizlere iyi davranır, başımızı okşar, bizleri şakalaşarak severdi. Biz de onu en az yaptığı tatlılar kadar severdik. 

Halka tatlı, bakır tulumbayla sıkılan hamurun ustalıkla kaynayan yağ kazanına sıkılmasıyla yapılırdı. Bakır şişlerle yağ üzerinde yüzen halkalar ters çevrilir, kızaranlar şıra kazanına bandırılırdı. Mahsum abi, iki türlü tatlı yapardı. Bizim satmamız için yaptığı tek sarım halka tatlılar şıraya bastırılıp hemen çıkartıldığı için tat olarak lokma gibi az tatlı olurdu. Ancak hafif olduğu için tane sayısı artar, biz de ödediğimiz ücretin iki üç kat kârına satardık. Diğeri ise uzayıp giden sarmalıyla nispeten daha kalın ve şırada uzun süre bekletildiği için, hem çok tatlı hem de çok lezzetli olan gerçek halka tatlıydı. Ağzımızın suyu akarak o tatlının şıra kazanında dibe çökmesini izlerdik. Hayal neydi, ne için düşlenirdi? Hayal, ileride bir gün zengin olup o tatlıdan doya doya yemekti.

Sabah saat altı civarı omzumda bir kilogramlık tatlı tepsisiyle dışarı fırlardım. Sesimi saate göre yükseltirdim. Çığırmanın da bir âdâbı vardı. "Tatlı var, taaatlıııı!" diye bağırmak ayıplanırdı. Pek kibar bulunurdu. Az çirkef olmak istenirdi. Sanki ne sattığımız anlaşılmasın diye ağzımızı iyice gevretirdik. Makbul olan "Daaatli var, daaatliiii!" diye çığırmaktı. Tatlı satan çocuklar örtülü bir anlaşma yapmışçasına birbirinin satış yaptığı sokaklara girmezlerdi. Herkesin satış yaptığı sokaklar bölüşülmüştü. Adalet neydi, nasıl kurulurdu? Adalet, tatlı satan çocukların bir kez olsun kavga etmeden kendi nasibini yemesiydi. 

Daimi müşterilerim vardı. Para üstü almak istemeyen cömert insanlar vardı. Tatlıyı pek seven tonton bir teyze her seferinde beşer altışar adet halka tatlı alırdı. Parasızlık yüzünden tatlı satın alamayıp etrafımda toplaşan çocuklarsa endişe kaynağıydı. Aralarında beleşçiler de olurdu. Hepsi bir yana bir de asabi, saldırgan tipler vardı. Bir keresinde adamın biri sesimden rahatsız olup bana terlik atmıştı. O sokak, müşteri kaynıyordu. Mecburen o sokaktan geçerken artık o eve yaklaştığımda sesimi iyice kısıyordum. Yine de adam ikinci kattaki evinden bana parmak sallayıp bir daha evinin önünde tatlı satmamam konusunda beni tehdit etmişti. Korkmuştum.  Yapabileceğim hiç bir şey yoktu. O sokaktan vazgeçemezdim, vazgeçmedim. Son halka satılıp tepsi boşalıncaya dek artık huzurum kalmamıştı. Huzur neydi, nasıl olurdu? Sokaklarda tatlı satarken evlerde kahvaltı sofraları kurulurdu. Sabahın tenhalığında çay bardaklarına düşürülen çay kaşığının çıkardığı  çin çin ses varya; huzur, işte o çay kaşığının bardağa çarparken çıkardığı sesteydi. Huzur, bugün bile içimi eriten o sesin esaretinden kurtulamayışımdı.

Evde her daim beni bekleyen tandır ekmeği, zeytin, peynir ve çaydan ibaret kahvaltıyı yapıp sırtıma aldığım boya sandığını kaparak çarşıya yürürdüm. Ayakkabı boyacılığı ikinci mesleğimdi. Boya sandığımda badem yağı, Murat boya ve cila ile üç adet fırçam vardı. "Ayna gibi boyarııım!" diye dolaşıp gözüme kestirdiğim insanlara terlik uzatıp "Boyayayım mı abi?" diye soruyordum. Çok boyacı vardı. Oysa üç beş ayakkabı boyasam bana yeterdi. Kışın yağmurda çamurlanan ayakkabıları temizlemek de dertti ama en dertlisi ayakkabıları kurulamaktı. Zemheride ayakkabıları avuçlayıp hohlayarak kurutmaya çalışırdım. Titreyerek boya yapardım. Çok soğuk günlerde yağ tenekesinde tahta yakıp ayakkabıları kurutmaya gayret ederdim. Bu arada ısınmış olurdum. Tebessüm neydi, nasıl olurdu? Tebessüm, ayakkabısını boyadığın bir insanın ayakkabısının boyanmış halini gördüğünde yüzünde beliren memnuniyetti. 

Anam beni tembihlerdi. Kazandığım parayla, yettiğince, şimdilerde kimsenin yemediği koyun akciğeri satın alırdım. O akciğerler tencerede kaynatılır, ardından tavada kızartılıp pilava karıştırılırdı. Pek lezzetli olduğu söylenemez ama en azından evimizde et pişmiş olurdu. 

Okulda öğleciydim. İş dönüşü ellerimi deterjanla ovsam da kâr etmezdi, öyle bırakır biraz da vazelin sürerdim. Çift ütü attığım giyitlerimi giyer okula öyle giderdim. Okul benim dinlence evimdi. Kendimi en iyi hissettiğim yerdi. Kendimi ifade edebildiğim, esmer tüylerimin yetişkin gibi davranmaya itmediği istirahatgahımdı. Dersler kolay gelirdi, dinlemeye doyamazdım. Bitmesin isterdim. Sıkıntı neydi, nasıl olurdu? Sıkıntı, zemheriden ötürü çatlamış, o çatlaklarına kan pıhtısı dolmuş, siyah ve kahverengi boyayla kararmış ellerimi tırnak kontrolü yapan öğretmene uzatırken başımı önüme eğip görünmez olmayı dilediğim o saniyelerdi.

Coğrafyamızın bize sunduğu konfor bu kadardı. Bugün tarlada biber toplayan çocuk da benim, fırında ekmeği poşetleyen çocuk da ben! Sırtında sandığıyla ayakkabı boyayan, simit satan çocuk var ya o da benim, ben! O çocukların hayali, huzuru, sıkıntıları ve tebessümü var ya işte o da hepimizin boynuna asılı ağır fakat tek kelimelik bir dilektir: Hissedin!

Seyfi Elçiboğa 
seyfelseyf@gmail.com

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.




bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=