Lütfen bekleyin..

Seyfi Elçiboğa

Dut ve Martı-1

17 Mayıs 2021, 17:10 - Okunma: 211

Evimiz, Asi’nin suyunu bahçelere  ve evlere kaçırmak için dönüp duran on yedi ahşap su dolabının olduğu Hama şehrindeydi. Kırmızı tavlı toprağın üzerine kireçtaşı tuğlalarla inşa edilmiş tek kat ve üç odadan ibaret bu evin ferah bahçesinde, tus şêmi dediğimiz kan renginde ekşi meyveleri olan kocaman bir dut ağacı vardı. Ablam Başira ile ben bu evde neşet etmişiz. Ben Verdê, ama martıları henüz bilmiyordum.

Bekaa vadisinde berhayat bulup Akdeniz’e dökülen civelek Asi Nehri’ne incir, zakkum, meşe, ardıç, ıhlamur ağaçları eşlik eder; su sümbülleriyle kaplı suyunun yeşiline yeşillik katardı. Yeşilin kırk tonu kimi yerde öyle sık yeşermiştir ki içinden Halep Keçisi geçip gidemezdi. Ahacık, seyrine doyulmaz bu müebbet güzergahta kurulu şehirler, yekdiğerinin nüshasıdır: Humus, Hama, Antakya... 

Başira ile ikimiz mayıs ayı geldi mi dut ağacının yanından ayrılmazdık. Ağaca çıkan süprüntü esvap giymeliydi zira tus şêmi, ellenince kızıl mürekkep saçar, kumaşa bulaşan lekesi asla temizlenmezdi. Başira, un çuvalından fistanıyla ağaca çıkar, bana “Verdê, eteğini aç!” diye ünlerdi. Bense aşağıda ona uşaklık ederdim; iki elimle eteğimin uçlarından tutup eteğimi bohça yapar, havaya bıraktığı dutları eteğimle toplamaya çalışırdım. Bol bol dut yediğimizden haftalar boyu ağzımızın çevresiyle ellerimiz mosmor gezerdik.

Anam, babamın öğretmenliğe başladığı lisede öğrencisiymiş. Genç ve yakışıklı babama beslediği aşktan ötürü derste kafasını kaldırıp babama bakamaz haldeymiş. Meğer babam da, anamı fark ettiği ilk günden beri güzelliğine vurulmuş kalmış. O sene ayrı gayrı kalıp tamamlanmış, sene sonunda anam da mezun olunca babam anama bir mektupla aşkını ifşa etmiş. Anam mektubu okuyunca mutluluktan kıpır kıpır olmuş . Sonra babama: “Gelip beni istesinler.” diye cevap yazmış. Derken dedemler Hama’ya gelip anamı babama istemişler. 

Evlenip mutlu bir evlilik hayatı sürmüşler. Kısa süre sonra babam oturduğumuz evi satın almış. Ben ve ablamın varlığı da evi şenlendirmiş. Ancak babam, bizleri çok sevse de “Ev dedin mi erkek evlat sesiyle inlemeli.” der dururdu. Annem geçen mayıs küçük kardeşim Abdo'yu neşet etti. Babam sevinçten, bir koç kurban etti. Komşular ve akrabalarla yardımlaşarak eti kazanda kavurdu, evvelden yaptırdığı bir leğen felafel ve pancar turşusuyla davetlilere kavurmayı ikram etti. Misafirler tus şêmi ağacına dadanıp uzanabildikleri dallardan dut yediler. O gün Başira ile ben tıka basa kavrulmuş etle felafel yemiştik. Anam martıları sevmiş miydi?

Abdo, ayaklanmaya başlamış yürümek üzereydi. Mayıs ayı gelip çatmıştı. Hama, silah sesleriyle ağlamaya başladı. Suriye kendi içinde büyük bir kavgaya tutuşmuştu. Babamın okulu tatil edildi. Dükkanlar kapandı. Hamalıların kimisi ak oldu, kimisi kara, kimisi de kızıl oldu. Derken tüm renkler birbirine dolandı. Kavgalar büyüdü, kan döküldü. Sokakta düşman düşman diye atılan feryatları işitiyorduk. Ama neye benzediğini bilmiyorduk. Birbiriyle doymak nedir bilmeden oynayan çocuklar bile küstü. Sokaklar tenhalaştı.

Başira, düşmanın küçük çocukları sevmediğini söyledi. Düşman dut yiyen çocukları arar dururmuş. Bulursa kız çocukların saçlarını kesecekmiş, erkekler gibi ağır işlerde çalıştıracakmış. Babam, susuyordu. Anamsa, çok korkuyordu. Her patlama sesi duyulduğunda anam başını yastığın altına saklıyordu.

Başira ile ben bir odada birbirimize sarılmış uyurken, anam Abdo'yu babamla arasına almış ayrı odada yatıyordu. O gün gün boyu Hama avaz avaz çığırdı. Sokağımızın horozları bile kümeslere çekilmişti. Güneş batarken kararan gecede ay, insanlara olan öfkesi yüzünden kara çarşafa bürünmüş, aydınlık yüzünü bizden esirgemişti. Bir anda korkunç bir gürültüyle gözlerimi açtığımda Başira’nın tüm bedeniyle üstüme abandığını gördüm. Karanlığın içinde, gözlerime dolan toz parçacıklarıyla, olan biteni anlamaya çalışıyordum. Yatağımızın üstünde daracık alana sıkışıp kalmıştık. Az da olsa nefes alabiliyorduk. İniltilerle karışık ağlama sesleri duyuyorduk. Abdo olabilir miydi? Anne, diye bağırsam mı acaba? Bize ne olmuştu?

Başira bana “uyu” dedi. Uyudum. Uyandım. Ayağım uyuşmuş, canım yanmıştı. Derken üzerimize tavanın çökmüş olduğunu, oluşan üçgenin geniş tarafında yattığımızı, açılan delikten bize seslenen bir komşumuzdan öğreniyoruz. Az sonra bizi dışarı çıkarttıklarında kucağında Abdo'yla anam bize doğru seğirtiyor. Diğer kolu ile bizi tüm gücüyle kucaklıyor. Çığlık çığlığa ağlıyor anam. Gözyaşları Asi gibi akıyordu. 

Başira ile birbirimize bakıyoruz, anam neden ağlıyor? Dut ağacına bakıyoruz; gövdesinden ikiye bölünmüş, bölündüğü yerden-hala sönmemiş közler var- duman yükseliyordu. Tus şêmi taneleri, patlamış kireç taşının toz örtüsüyle kaplı evin, o beyazımsı harabenin adeta kızıl kanı akmış kurşun yaraları gibi durmaktaydı. Evimize düşen top mermisinin evimizi yıkıp geçtiğini, babamın kafatasını yaran beton parçası nedeniyle o anda melek olduğunu, anamın döktüğü ağıttan öğreniyoruz. Başira ile ben o an yaşanılanı idrak edemesek de gözlerimiz birbirini arıyor. Göz göze gelir gelmez aynı anda tiz çığlığı basarak anamızın ağıdına katılıyoruz: Eyvah!.. Eyvah!.. Eyvah!.. Babaaaa!..

Babamı toprağın altına gömdüler. Anam, dua etti. Başira, babamın mezarı başında yasin okudu. Babamı orada bırakıp gitmek hepimize çok ağır geldi. Sonra anamla, evden geriye kalanları topladık. Bir süre akrabalarımızda kaldık. Hama, her gün toplarla dövülüyordu. Korkuyordum. Anam hepimizden çok korkuyordu. Her top sesinde bizlere sarılıyordu. Başira, babamın yaptığı gibi anamın saçlarını okşadı. Anamın yanağını öptü. Başira, gözlerini sertçe kısarak anamın gözlerinin içine dimdik baktı. Anam anladı, anlattı. Henüz yedi yaşında bir çocukmuş. Hama, Hafız’a isyan etmiş. Hafız, Hama’nın üzerine zalim kardeşi Rıfat’ı, Rıfat Esad’ı göndermiş. Rıfat, o soğuk şubat ayında üç hafta boyunca toplarla Hama’yı dövüp durmuş. Eski Hama yerle bir olmuş. Esad’ın askerleri şehre girmişler. Artık direnecek takati kalmayan kırk bin kişiyi kurşun ve süngülerle katletmişler. Kaçabilenler canını zor kurtarmış. Anam çok kan aktığını görmüş. Kadınlar, çocuklar ve daha çok da erkekler ölmüş. Hepsi de kanayarak ölmüş. Anam, anlattıkça gözleri büyüdü, sesi titredi. Bize sımsıkı sarıldı. Sonra anamın gözleri acıdı, biz acıdık. 

Haberler kötüydü. Şehir her an düşebilirdi. Hikayeler işitiyorduk. Şehirleri ele geçiren çetelerin yaptıkları korkunçtu. Sünni olmayan Nusayri, Hristiyan ve Aleviler görüldükleri yerde kurşun sıkılarak infaz ediliyordu. Kadın ve çocuklar köle pazarında satılıyor, ardından evlere kapatılıyordu. Oyun oynamak, televizyon izlemek yasaklanıyor, okullar kapatılıyordu. Başından tırnağına dek örtünmek, çetelerin her istediğine boyun eğmek gibi kaskatı kurallar getiriliyor, kurallara uymayanlar meydanlarda kamçılanıyor, kamçılarla kaba etleri lime lime edilerek öldürülüyordu. İtiraz edenler ise yakılarak can veriyordu. 

Hama endişeliydi, Hama korkuyordu. Komşular şehri terk etmeye başladılar. Kamyon, kamyonet ne bulunursa alınabilecek kıymetli eşyalarla yüklenip şehirden uzaklaştılar. Halep’e gidiyoruz, sonrası Allah kerim, diyorlardı. 

Anam, göçmek için akrabalarını bekledi. Başımızda erkek olmadan gitmek zor olacaktı. Kadınlar hep beraber ekmek yaptılar. Biz çocuklar “Felafel istiyoruz.” diye yalvardık. Bir çuval unun tamamını yoğurdular. Ama bize felafel yapmadılar. Anam, giysilerimizden bir valiz yaptı. Uyumamız ve örtünmemiz için ince  şilteler... Babamın armağanı olan altınları, iç gömleğine cep yapıp dikti. Bir valizin içine de yiyebileceğimiz kadar ekmek, peynir ve zeytin koydu. Azıcık dut pekmezi de koydu ve tabi ki bol bol su. Başira ile ikimiz bunları taşıyacaktık. Başira valizin büyüğünü aldı, anam da Abdo'yu ve  suyu... Küçük valiz de bana kaldı. 

Arkası açık bir yük kamyonetine dizildik. Çocuklar için yere ince kilimler serdiler. Valizlere başımızı dayayıp uyumaya çalıştık. Yollar tehlikeliydi. Yol boyunca bizden önce kaçmaya çalışırken vurulmuş, yanarak kül olmuş araçlar gördük. Bebekler dışında kimsenin sesi çıkmıyordu. Acaba o araçlarda tanıdığımız kimseler var mıydı? Başira ile ben sınıf arkadaşlarımızı düşündük. Sokakta oynadığımız çocukların adlarını saydık. Bir daha birbirimizi görebilecek miydik? Hama’da martı da yoktu ki.

*Devamı bir sonraki yazıda

Seyfi Elçiboğa

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
4 saat önce
15 gün önce
50 gün önce
74 gün önce
125 gün önce
126 gün önce
152 gün önce
155 gün önce
162 gün önce
169 gün önce
172 gün önce
197 gün önce
288 gün önce
296 gün önce
322 gün önce
323 gün önce
324 gün önce
337 gün önce
345 gün önce
429 gün önce
456 gün önce




bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=