Lütfen bekleyin..

Seyfi Elçiboğa

Dut ve Martı-2

18 Mayıs 2021, 17:53 - Okunma: 205

Halep’e salimen ulaştık. Anam ve diğer kadınlar şükür için dua okudular. Bizden önce gelmiş Hamalılar, İdlib’den, Cerablus’dan gelenlerle şehrin zaten kalabalık olan caddelerini iyiden iyiye doldurmuşlardı. Bir kalabalık, bir curcuna arasında kamyonetimiz kenar mahallelere ulaşmaya çalışıyordu. 

Biz çocuklar dirilmiş, kasanın üzerinden başımızı uzatıp etrafı seyre koyulmuştuk. Başının üstünde yorgan yastık taşıyanlar, koltuğunda keçi yavrusuyla yürüyenler, başaşağı taşıdıkları ayakları bağlı horozlarla oradan oraya koşturanlar hep bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Dükkanlar tek tük açık, tezgahlar seyrekti. Halep’in meşhur tatlıcıları akudê, sıkkerşem, künefe ve baklavaları sergiliyorlardı. Tezgah üstünde felafel de vardı. Başira ile ben usluyduk ama diğer çocuklar ağlayarak tatlı istemeye başladılar. Kadınlardan biri çocuğuna hafif bir tokat patlattı. Diğer çocuklar pustular.

Bir saat sonra anamın teyzesinin evindeydik. Teyzesi, anama benziyordu; on iki yaşında evlendirilmiş, anamın ablası yaşında, genç denebilecek bir kadındı. Anamla kucaklaşıp öpüştüler. İki katlı müstakil bir evleri vardı. En küçük çocukları Başira’nın akranıydı. İki yetişkin abisi de varmış. Babalarıyla beraber sebze meyve satarlarmış. Akşama gelirlermiş. Sırasıyla tuvaleti kullandık, elimizi yüzümüzü yuğduk. Anam Abdo’nun altını değiştirdi. Az sonra Başira’nın akranı bir sini içinde yıkanmış kiraz, erik ve karpuz getirdi. Anamın işaretiyle karpuza yumuldum. Sarı kirazlar çok lezzetliydi.

Akşam anamın eniştesi oğulları yanında olmadan eve döndü. Ordu, dükkanına gelip her iki oğlunu derdest etmiş, oğlanları zorunlu askere almışlardı. Enişte, endişeli ve üzgündü. Anamın teyzesi haberi işitince iki eliyle dizlerini dövdü. Oğulları için ağıda başladı. Anam da kederlenip babam için ağıt döktürdü. Enişte odadan çıktı. Üç kız çocuğu hüzne bürünüp sedamızı kestik.

Halep’te , Hama’ya göre hayat sürse de çetelerin saldırılarıyla hemen her gün şehrin bir tarafında bombalar patlıyordu. Evin geçimini sağlayan enişte, eve salimen dönsün diye her gün Allah’a yalvarıyorduk. Enişte eve her akşam yüzü düşmüş halde gelirdi. Belli ki olan bitene üzülüyor, işleri de bozulmaya yüz tuttuğundan endişeleniyordu. Fakat daha kötüsü de vardı. Esnaflık bitmişti. Kimse kimsenin yüzüne bakamıyordu. Kırk yıllık ahbaplar kavga ediyor, kavga eden herkes tuttuğu savaş cephesini canhıraş destekliyordu. Mal bulunmuyordu. Ticaret bitti bitecek haldeydi. 

Uzun sürmedi. Enişte bir kaç hafta içerisinde dükkanı kapamak zorunda kaldı. Çeteler, oğullarını orduya teslim etti diye dükkanı basıp kasayı alırken enişteyi yere yatırıp tekmelemişler. “Seni bir daha burada görürsek kafana sıkarız, hain!” demişler. Enişte, kızdı, söylendi; sonra da ümitsiz olduğu halde, bir çıkış yolu aradı durdu. Bu meseleyi evdeki kadınlara açtı. Ne yaparız, nasıl ederiz diye enikonu tartıştılar.

Başira, enişte kızı ve ben, Abdo ile oynuyorduk. Abdo, ummi demeyi öğrenmişti. Ben de ona Verdê demeyi öğretmeye çalışıyordum. Ne yaparsam yapayım bir türlü söylemiyordu. Ancak Abdo ummi dedikçe anamın yüzü eski günlerdeki gibi gülüyordu. Abdo, ebuy derse ne olacaktı? Abdo, nasılsa yetim büyüyecekti. Başira, “Ben hepinizin babası olurum.” dedi. Gülüştük. Anam Başira’yı sevdi. 

Enişte, bir pikap satın aldı. Pikap arkasında sebze meyve satmayı sürdürdü. İşleri de iyi gidiyordu aslında. “Oğullarım askerden dönsün, bu lanet savaş da bitsin, ikisini birden aynı gün evlendireceğim.” diyordu. Sonra kalkıp abdest alıyordu. Açıp Kur’an okuyor, ardından oğullarına dua ederek geceyi tamamlıyordu. Hafta boyunca ikisiyle de telefonda görüşememişti. Çeteler yeni katılımlarla büyüyor, yeni cepheler açılıyor, on binlerce insan iç savaşta ömrünü yitiriyordu. Enişte, oğullarına pek güvenirdi. “Yiğitlerim dönecek.” der dururdu. Ne bilsindi oğullarının her ikisinin de öldüğünü. 

O gün kendisini ordudan bir yüzbaşı aramış, oğulları için: “Çocuklarınız aslanlar gibi savaşıp şehit oldular.” demişti.  Enişte kahrolmuş, bedeni bir günde ufalmıştı. Çocuklarını ziyaret edebileceği bir mezarı bile yoktu. Teyze çok ağladı diye enişte ona kızdı: “ Onlar şehit oldu, ağlama, günahtır.” dedi. Teyze enişteye çemkirdi: “Aslanlarımı öldürenler müslüman değil mi koca adam? Neyin şehidi?” diyerek ağlamayı sürdürdü. Enişte günlerce evden çıkmadı. Taziye için gelenlerle uzun uzun konuştu. Taziye bitince bize: “Türkiye’ye gideceğiz, Antep'e gideceğiz, orada kendimize yeni bir hayat kuracağız.” dedi. Kadınlar çaresizce kafalarını eğdiler. 

Tezelden hazırlandık. Pikap ile aynı gece yollara düştük. Geçtiğimiz yollarda karşılaştığımız manzara ürkütücüydü. Her taraf harap olmuş, yolun belli bölümlerinde bombalar nedeniyle çukurlar açılmıştı. Eniştenin amacı sınır kapısına varıp, gümrük kapısından geçebilmekti. Türkiye sınırına yakın bir yerde çeteler yolu kapatmıştı. Enişte, korku ve telaşla pikabı yoldan çıkardı. Ardımızdan ateş açtılar. Biz çocuklar çığlık attık. Anam ve teyzesi korkup üzerimize abandılar. Nasıl olduysa kör bir mermi gelip eniştenin ensesine saplandı. Dümdüz arazide pikap kendi kendine durana dek yürümeye devam etti.

Anamla teyzesi çığlık çığlığaydı. Pikap durunca enişteyi koltuğundan indirdiler. Teyze, ağıt yakıyor, kızı hıçkırıyordu. Başira, ayağa kalkıp yola baktı. Peşimizden gelen kimse yoktu. Anamı sarstı. Her an gelip bizi yakalayabilirlerdi. “Ana, kalk gidelim, kaçalım yoksa bizi de öldürecekler.” dedi. Anam, teyzesini kucaklayıp yerden kaldırdı. Pikabın arkasındaki valizleri paylaştık. Yaya olarak yola koyulduk. Teyze, eniştenin ceplerini boşaltıp emanetlerini aldı. Enişteyi kokladı, sarılıp vedalaştı. 

O gece sabaha dek yürüdük. Ayaklarım artık bedenimi taşıyamıyordu. Anama baktım, sırtına Abdo’yu bağlamış, iki koluyla valizleri taşıyordu. Nasıl bu kadar güçlü olabiliyordu? Sonra teyze, hem ağlıyor hem elindeki yüklerle ilerlemeye çalışıyordu. Bedenime kuvvet geldi, dirildim. Bitap düşsem de durmayacaktım. Mayınların arasından, dikenli telleri aşıp geçtik. Gün aydınlanıp Türkiye’de bir köyün yakınına vardığımızda biraz daha büyüdüğümü fark etmiştim.

Köylüler yolumuza koştular, elimizdeki valizleri alıp bizi bir evlerinde ağırladılar. Anlaşabilecek kadar Arapça biliyorlardı. Uzanıp uyuduk. Yoğurt ile ekmek ikram ettiler. Karnımızı doyurduk. Ardından bir köylü bizi arabasıyla Akçakale Kampına ulaştırdı. 

Kampta bir kaç ay kaldık. Bizimle yakından ilgilendiler. Karnımız doysa da şartları zordu. Toz, toprak ve çamur bir aradaydı. Çadırda kalmak bir süre sonra rahatsız edici oluyordu. Üstelik bu şekilde daha ne kadar kalabilirdik ki, geleceğimiz belirsizdi. Orada kalanların çoğu Avrupa’ya gitmeyi istiyordu. Kampta bu işleri yapanlar anamla teyzeyi ikna ettiler. Adam başı birer Halep işi bilezik karşılığında bizi, Yunanistan’a götüreceklerine söz verdiler. Ondan sonra Yunanistan bize diğer ülkelere gitmek için kapı olacaktı. Başira da gitmemiz gerektiğini söyledi. Martılar bizi mi bekliyordu?

Bir minibüse doluşmuş yirmi göçmen İzmir’e doğru yola çıkarıldık.  Güzergah boyunca hiç bir yerde durdurulmamıştık. Karaburun’a varınca bir köyde konakladık. Bizimkisi gibi üç minibüs boş vaziyette geri döndü. Orada onca insan geceyi bekleyip denize doğru yürütüldük. Her birimize birer deniz simidi verdiler. Simitleri şişirdikten sonra deniz üstünde bir lastik bota bindirildik. On kişilik bota altmış kişi bindirilmiştik. Erkekler kürek çekmeye başlayınca bizi oraya kadar getirenler bizden kaçarak uzaklaştılar. 

Denizi ilk defa görüyorduk. O kadar çok suyun varlığı bizleri ürkütüyordu. Erkekler kürek çekerken kadınlar hep beraber dua ediyorlardı. Abdo, uyuyordu. Başira, ben ve teyze kızı birbirimize sokulmuş; botun dibinde biriken su nedeniyle ıslanmış, üşüyorduk. Erkeklerden biri “Bot su alıyor, ağırlıklarınızı atın.” dedi. Çantalardaki fazla giysileri atmaya başladık. Ama botumuz iyice su almıştı. Erkekler kendilerini suya attılar. Bota tutunup üzerindeki ağırlığı azalttılar. Kadınlar, feryat ediyordu; bir yandan çocukları kucaklıyor, diğer yandan bota tutunmaya gayret ediyorlardı. Ne yaptılarsa olmadı. Botumuz alabora oldu. Gözüm anamın üzerindeydi. O anda son gördüğüm anamın Abdo’yu suyun üstünde tutmak için var gücüyle çırpınmasıydı. 

Denizde yuttuğum suyu öksürerek çıkarmaya çalışırken bir el kolumdan sımsıkı tuttu. Başira’ydı. Beni hiç bırakmadı. Deniz simidimi düzeltti. Sırılsıklam olmuş, hem titriyor hem de hapşırıyorduk. O altmış kişinin gürültüsü yitmişti. Denizin üzerine iyice yayılmıştık. İkimiz, belimize geçirdiğimiz simitlerle henüz çok uzaklaşamadığımız karaya bir kaç saat içinde geri dönmüştük. Bizden önce karaya varmış iki yetişkin erkek ikimizi kucaklayıp ağaçların arasına aldılar. Birbirimize iyice sarılarak sabahı bekledik. Gözlerimiz mahmur fakat bir türlü uyuyamamıştık.

Sabahın ilk aydınlığına değin karaya ulaşan başka kazazedeler oldu. Ancak bazıları hiç kımıldayamıyordu. Karaya varmış bazı yetişkinler denize doğru tanıdıklarının isimlerini haykırıyorlardı.  Uçuşan kuşlar gördüm. Başira da  gördü. Kanatları gri olan beyaz kuşlardı bunlar. Evet ilk defa martıları orada gördüm. O güzel görünümlü cani yaratıkları.

Seyfi Elçiboğa

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
2 saat önce
15 gün önce
50 gün önce
74 gün önce
125 gün önce
127 gün önce
152 gün önce
155 gün önce
162 gün önce
169 gün önce
172 gün önce
197 gün önce
288 gün önce
296 gün önce
322 gün önce
323 gün önce
324 gün önce
337 gün önce
345 gün önce
429 gün önce
456 gün önce




bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=