Lütfen bekleyin..

Seyfi Elçiboğa

Dut ve Martı-3

19 Mayıs 2021, 17:04 - Okunma: 256

Hava iyice aydınlanınca ortalık kalabalıklaştı. Gazeteciler, jandarmalar ve meraklı insanlar ortalığa doluşmuştu. Bize battaniye ve havlu verdiler. Yemek yedirdiler. Kendimize gelince görevliler bizi denizden uzaklaştırmak istediler. İnat ettik, kayıplarımızı bulacaktır. Başira ile diğerlerini aramaya başladık. Teyze ve teyze kızını hiç bir yerde göremedik. O gün ve ertesi günü belirsizlikle geçirdik. Üçüncü günün sabahında, botla yola koyulduğumuz yerin çok uzağında martıların toplaştığını gördük. Martılara doğru koşturduk. Martılar o kadar çoktular ki. Yaptıkları işe kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki curcunaları uzaktan işitiliyordu. İyice yaklaşınca jandarma martıları kovalamaya çalıştı. Sonra gördüm ki bir martı anamın ceylan gözlerini yiyordu. Başka bir martı anamın alt dudağını gagası arasına almış, çekiştirip koparmaya çalışıyordu. Abdo’yu fark etmedim bile. Elimle yüzümü kapadım. Keşke kör olsaymışım da o lanet manzarayı görmeseymişim. Başira çılgına döndü, bir yandan küfrediyor diğer yandan eline aldığı taşları martılara atıyordu. 

Önce babamı, sonra anam, Abdo ve anamın teyzesinin tüm fertlerini teker teker kaybetmiştik. Hayatta kala kala Başira ile bir tek ben kalmıştık. Bizi koydukları koruma yurdunda bu sebeple yas tutuyorduk. Türkçe bilmediğimiz için diğer çocuklar ile hiç anlaşamadık. Bizi hiç sevmediler. O yaslı günlerde acımızdan ağladığımız için mızmız olduğumuzu düşünen bakıcılardan dayak yiyorduk. Acımız katmerleşiyordu.  Başira aşağılanmaya artık dayanamamış, bir sabah herkes uyurken beni uyandırmıştı. Kaldığımız yurttan kaçıp İstanbul’a gidecektik. Başira, çalışmak için kendine iş bulacaktı. Başira’ya göre iyi insanlar da vardı ve bize mutlaka yardım edeceklerdi.

Parkta oturmuş, bir somun ekmek alıp yerken, bir kadın yanımıza geldi. Selam verip sohbet etti. O da Halep’ten kaçıp gelmiş. Hikayesini anlatınca Başira ona güvendi. Biz de ona başımızdan geçenleri anlattık. Kadın halimize acıdı, bizi evine çağırdı. “Siz benim çocuğum gibisiniz, size felafel yaparım.” dedi. Babamı kaybettiğimiz günden beri felafel  yememiştik. Başira, elimi tuttu. “Tamam, geliyoruz “ dedi. Birlikte önce bir otobüse bindik, sonra trene geçtik, trenden inip yine bir otobüse bindik ve en sonunda şehrin seyrekleştiği bir mahalde bir durakta indik. Kadın, bize gülümsüyor, Hama’daki kalan akrabalarımızla ilgili sorular soruyordu. Nihayet köy evini anımsatan bahçeli, etrafı yüksek duvarlarla çevrili müstakil bir evin kapısına gelip durduk.

İçeriye adımımızı atar atmaz, burnuma cami tuvaletini andıran kesif bir koku geldi. Avluda genişçe iki ahır, ahırlardan birinin önünde masa kurup oturmuş çay içen üç erkek vardı. İçlerinden biri iki elini ensesinde kavuşturmuş, sandalyesini iki ayağı üzerinde arkaya doğru esnetmiş, yayılıyordu. Bizi görünce kendini toparlayıp yanımıza geldi. Başira, elimi azıcık sıktı. Erkek: “Gelin gelin, içeri geçin.” dedi. Biz, eve doğru yönelirken kadın omzumuza dokunup bizi ahıra yönlendirdi. Ahırın içinde bizim gibi elli kadar çocuk ile göz göze geldiğimizde Başira çığlık attı. O sırada bizi karşılayan erkek Başira’ya sert bir tokat atıp Başira’yı yere serdi. Başira’nın ağzı burnu kan içinde kalmıştı.

Üç erkek beni ve Başira’yı ahırda tekme tokat dövmeye başladılar. İçlerinden biri duvarda asılı deri kayışı kapıp vurmaya başladı. Deri kayışın, narin bedenime çarptığı yerde adeta etim soyuluyor, nefesim kesiliyor, gözlerim kararacak kadar canım yanıyordu. Başira direndiği için onu çok dövdüler. Takati kesilince, erkeklerden güçlü olanı Başira’yı iki eliyle koltuk altından tutup havaya kaldırdı, ardından sertçe yere fırlattı. Başira sert zemine kütük gibi çakıldı, yerden kalkamadı. Ben de kendimi onun üzerine attım. Dehşete kapılmıştık. Ağlamayı kesince bizi dövmeyi bıraktılar. Ardından boş bir ranzaya leş gibi serdiler bizi. 

Yatağın şiltesi sarımtırak idrar ve koyu kahverengi kan lekeleriyle doluydu. Üstelik de rutubetliydi. Diğer çocuklar korku dolu kaçamak gözlerle bizi izliyorlardı. Elindeki deri kayışı çocuklara doğru sallayan erkek, anladığımız dilde kükreyerek: “Hepinizi burada kessem kimsenin haberi olmaz lan. Gevezelik yapmadan uyuyun. Yarın yüz liradan aşağı lira getirenin kemiklerini kırarım!” demişti.

Felafel yemeyi beklerken nasıl bir yere düşmüştük böyle? Yediğimiz dayakla bir kaç gün o iğrenç ahırın, o leş yatağında kendimize gelemedik. Üç koca gün aç yattık. Bizi kandıran kadın içeri girip üst başımızı aramış, peşi sıra vazifemizi anlatmıştı. Nasılda şeytan gibi kılıktan kılığa girebilmişti? Her sabah ikimizi araçla şehrin belli kavşaklarına bırakacaklar, trafik ışıklarında duran sürücülerden lira dilenecektik. Şayet polis bizi alıkoyarsa nasılsa Türkçe bilmediğimizi öğrenecek, o vakit bu şeytan kadın anamız sıfatıyla karakola gelip bizi polislerin elinden kurtaracaktı. Erkekler yakınımızda bizi dilenirken izleyecekler, bir yanlışımız olursa kemiklerimizi kırıp sakat bırakacaklardı. İnatçılık edersek ahırda açlıktan ölüme terk edilecektik. 

Kadın gidince Başira bana sokuldu. “Verdê!”, dedi, “Çiçeğim! Bu şeytana itaat edeceğiz. Bu martılar bizim de gözlerimizi yiyebilirler. Başka çaremiz yok. Anam ile babamın melekleri bize yardıma gelecektir. Sonra kaçıp kurtulacağız.”  

Bayat ekmek ve ekşimiş peynir verdiler, karnımızı doyurduk. Başira bir kaç kez kustu. Ertesi sabah bizi bıraktıkları kavşakta yanımıza iki erkek çocuk verdiler. Çocuklardan birinin sağ ayağı zangaçtı. Nasıl amel ettiğini anlattı: “Cama sülük gibi yapışacaksın. Avucunu aha böyle açacaksın, usuldan konuşup kendini acındıracaksın. Kadın şoförleri boş geçme, onlar çok lira verirler. Zaten siz ikiniz kızsınız, kızlara herkes çok lira verir.” dedi. Başira ile birbirimize baktık. “Korkma!”, dedi Başira. “Ben yanındayım.” Sonra kırmızı ışık yanınca araçlar durdu. Sessizce sürücünün yanına sokuldum. Zaten çektiğim acılar yüzüme yeterince yansıyordu. Bir şey dememe gerek kalmadan sürücü camı indirip avucuma kırmızı bir onluk koydu. Dilenmek bu kadar kolaydı.

Öğlen sıcağına değin dilendik. Kimi araç sürücüleri camı açmıyor, yüzüme bile bakmıyordu. Kimi sürücüler bana kızgınlıkla anlamadığım kelimelerle saldırıyorlardı, kimileriyse acıyarak lira veriyorlardı. Bir kadın sürücü bana bir paket süt uzatmıştı. Başira, üzüldüğümü gördüğünde bana bakıp gülümsüyor, şakalar ederek beni mutlu etmeye çalışıyordu. Zangaç çocuk bize akıl verdi: “Elinizdeki liranın çok azını örtün, sizi arayacaklar ona göre, sakın ola hepsini vermeyin.” dedi. Başira, çocuğun ne demek istediğini anladı. İki onluğu iyice katlayıp yememiz için verilen ekmek diliminin içine gizledi. 

Bizi döven erkeklerden biri araçla bizi alıp hapis eve götürdü. Zangaç çocuğun dediği gibi liraları alıp üstümüzü aradı. Ekmeğe bakmayı akıl edemedi. Başira ile ikimiz iki yüz altmış lira dilenmiştik. Yanımızdan sırıtarak ayrıldı. Sonra çocuklar ile baş başa kaldık. Dört yaşında olan da vardı, on dört yaşında olan da. İki senedir o evde yaşayanlar da vardı, bizim gibi yeni gelenler de... Zangaç çocuk bir sene önce ailesi tarafından bu çeteye kiralanmış. Çete ailesine ayda elli dolar gönderiyormuş. Rakka’da ayağına isabet eden mermiyle sakat kalmış. Çocukların çoğu yakınları tarafından kiraya verilmiş ama öksüz olup çeteye satılmış çocuklar da vardı. Dört yaşındaki küçük kız çocuğu günlük üç yüz lira dileniyormuş. Onun ailesine çete yüz dolar yolluyormuş. Bayramlarda, Cuma günlerinde daha fazla lira getirmeleri gerekiyormuş. Kaçıp kurtulan çocuklar varmış, çete tarafından kaçarken yakayı ele verenler de... 
Günlerimiz ümitsizce, ıstırap doluydu. Yerli yersiz çeteden dayak yedik; kötü beslendiğimiz halde bir deri bir kemik aylarca dilendirildik. Bitlenmiştik. Anamın kınaladığı saçlarım keçeye dönmüş, bitleri kaşırken cildimi yara bere içinde bırakmıştım. Hapis eve adımımızı attığımız günden beri yıkanmamıştık. Ara sıra bir bardak su ve bir bez parçasıyla Başira yüzümü, boynumu ve kollarımı silerdi. Nasıl koktuğumuzu değil ama nasıl göründüğümüzü biliyordum. Berbat bir haldeydik.  

Başira, o sürenin her anında Türkçe öğrenmek için çırpındı. Derdini ifade edebilecek kadarını öğrenmişti. Bir yandan da eteğinin uçlarındaki boşluğa ip gibi dizdiği liraları kıvırıp kıvırıp sokuştururdu. Benim de fırfırlı giysimin belini saran lastik kısmına aynı yöntemle lira sıkıştırdı. İkimiz dilenirken onunla bir oyun oynuyorduk. Ben, elimi uzatırken Başira’nın avucuma tus şêmi koyduğunu hayal ediyordum. Avucuma düşen her onluğu bir tus şêmi meyvesi kabul ediyorduk. Ne zaman avucuma bir onluk verebilecek bir kadın sürücü görünse Başira yolun karşı tarafından, araçların gürültüsü arasından, bana seslenirdi: “Verdê, eteğini aç!”  Gülüşürdük. Çetenin erkeklerine martı diyorduk. Onlar anamın gözlerini ve dudaklarını yediler. Şimdi de bizim etimizi yiyorlardı. Çok dut toplarsak kaçabilir, sonra da martıları taşlayabilirdik. Daha sonra da geceleri köprü altında uyuyup, gündüzleri kağıt toplayarak karnımızı doyurabilirdik. Başira, eskiden babam gibi öğretmen olmak istiyordu. Şimdiyse en büyük hayali dilendirilmekten kurtulup kağıt toplayıcısı olabilmekti.

Başira bana Türkçe bazı cümleler söylemeyi öğretti. Beni ne zaman görse avucuma onluğu sıkıştıran bir kadın sürücünün yüzüne, camını açtığında ezberlediğim cümleyi söyleyecektim. Defalarca kez tekrarlattırdı. Rolümü kavradım. Kadın sürücünün yan koltuğunda minik bir köpeği vardı. Başira, köpeği seven insanı da sever diye düşünmüştü. O hafta o kadın sürücü kırmızı ışığa hiç yakalanmadı. Nihayet bir gün trafiğin yoğun, trafik ışıklarının önündeki kuyruğun uzun olduğu bir sırada kadın sürücü aracıyla üç araç geride durdu. Yanına doğru yürüdüğümü görünce camı indirip avucuma onluğu sıkıştırdığı esnada minicik ellerimle parmaklarını sıktım. Anamın gözlerine bakar gibi yalvararak: “Bana kurtarın, ben kole, sahip bakıyor.” deyiverdim. Kadın sürücü bir an durakladıktan sonra gözlerime sıcak bir bakış attı. Parmaklarını bırakıp, hiç bir şey olmamış gibi ardındaki araca yöneldim. Sonra o da yoluna devam etti.

Başira’ya olan biteni anlattım. Aradan geçen hafta zarfında o kadın sürücüyle yine karşılaşamadık. Acı hayatımız sürüyordu. Beklediğimiz olağandışı bir şey olmuyordu. Ümidimiz kırılmıştı. Böyleyken kadın sürücüyle binnetice tekrar göz göze geldik. Elime bir onluk daha sıkıştırırken bana “Az daha dayan!” dedi. Başira ile yine ümitlendik ama yine bir şey olmuyordu.

Hasılı kelam bir sabah tüm çocuklar uyandırılmış, araçlarla işe yollanmak üzere hazır edildiğimiz bir sırada evi dört taraftan polisler kuşattı. Bahçe kapısını balyozla kırıp çete üyelerini yüz üstü yere yatırdılar. Çocuklar, öylesine şaşkın halde ne yapacaklarını bilemeden bekleşirken Başira: “Martı, martı!” diye öfkeyle inlemeye başladı. Güzel anamın yüzü şimşek çakışı kadar kısa bir anda gözüme göründü. Başira’ya boğazımı yırtarcasına haykırdım: ”Başira! Eteğimi açtım, dutları bırak!” dedim. Başira, yerden kocaman bir taş aldı. Taşı, attığı dayakla yetinmeyip, bilhassa kendisini canice yere çalan çete üyesi o erkeğin kafasına fırlattı. Polisler ne olduğunu anlayamadan fırlatılan taş, hedefin kafasında kocaman bir yarık açtı. Erkek, sapanla nişanlanıp yere çakılmış martı gibi debeleniyordu. Yarılan başından dut suyu renginde kan akıyordu.

Seyfi Elçiboğa

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
3 saat önce
15 gün önce
50 gün önce
74 gün önce
126 gün önce
127 gün önce
152 gün önce
155 gün önce
162 gün önce
169 gün önce
172 gün önce
197 gün önce
288 gün önce
296 gün önce
322 gün önce
323 gün önce
324 gün önce
337 gün önce
345 gün önce
429 gün önce
456 gün önce




bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=