Lütfen bekleyin..

Seyfi Elçiboğa

Gayret et, rahat et!

19 Ağustos 2021, 16:46 - Okunma: 297

Haber seyretmiyorum... Gündemi takip etmiyorum... Zaten olan biteni anlayamıyorum... Hırsızı, yolsuzu, ahlâksızı bitmiyor... Vicdansız bunlar, hiç bizi düşünen var mı?.. Hiç utananı gördünüz mü, istifa edeni duydunuz mu?.. Aman, ben mi kurtaracağım bu ülkeyi!.. 
Sohbet aralarında sıkça işittiğim umutsuzluk dolu bu tip tümceleri ne çok kullanıyorsunuz. Oysa azıcık gayretle olan biteni gözleyerek gelecek hakkında tahminde bulunabilirdiniz. Sabır gösterirseniz sizler için kısa bir tahlil ve tespit yapmak istiyorum.
Bir devinim sonucunda yaşadığımız gerilimin kaynağını, varlığımızda gördüğümüz kifayetsizliğe bağlarsak hissettiğimiz utanç duygusudur. Benzer durumda yaşadığımız gerilimin kaynağını davranışlarımızdaki kifayetsizliğe bağlarsak, bu defa da hissettiğimiz suçluluk duygusudur. Utanma duygusunda özümüzü, becerilerimizi yetersiz, eksik görürken; suçluluk duygusunda davranışımızı kusurlu görürüz. Her iki durumda da yalnız kalma, içe kapanma, pişmanlık duyma gibi başka hisler bilincimize eşlik eder. Birbirine pek benzeyen bu iki olumsuz duygu aslında insanın sosyalleşmesine hizmet eden evrimsel geliştiricilerdir. Kimi insanlarda nörolojik kusurlar nedeniyle bu duygulara rastlanmadığını biliyoruz. 
Bu duyguları hissettiren güç “iç ses”, “Tanrı’nın sesi”, “süperego” olarak da adlandırılan vicdanımızdır. Vicdan taşıdığımız değerlere, edindiğimiz ahlâka, olmak istediğimiz kişiliğe göre bizi muhakeme ederek duygu, düşünce ve davranışlarımızı iyi veya kötü olarak tanımlar. Zira demin bahsettiğim nörolojik bozuklukları olanlar dışında herkesin vicdanı vardır. Vicdan hakim ise, ahlâk o hakimin uyguladığı hukuki metinlerdir. Nasıl ki benzer davalar karşısında farklı hakimler farklı hükümlere varabiliyorsa her insanın vicdanı da farklı hükümlere varabilir. İnsanlığın ortak bir vicdanı yoktur. Zira hasta değilse “vicdansız” kimse yoktur, ahlâksız insan vardır. 
Ahlâk, Arapça bir kelimedir ve kökeni hulk kelimesidir. Hulk, kişinin doğuştan ve sonradan edindiği tabii davranışlarıdır. Bebeklerle yapılan deneylere göre üç aylık bebeklerin kendine benzeyeni tercih etme, yardımseverliği olumlama, kendine benzemeyeni tercih etmeme gibi bir takım ahlâkî eğilimler taşıyarak dünyaya geldiğini öğreniyoruz. Elbette bu eğilimlerin olumsuz olanları eğitim ile sönümleniyor, olumlu olanlarıysa yeni edinimlerle pekiştiriliyor. Yani insan belli bir duygu ve düşünce kalıbıyla doğar, aile, çevre ve okuluyla girdiği etkileşim sonucu bir ahlâka sahip olur. 
Kanun yazabilir, yönetmelik hazırlayabilirsiniz ancak ahlâk bir akademik çalışma sonucu oturup belirlenebilecek bir metin değildir. Ahlâk, toplumun uzun yıllara dayanan iletişimi ve devinimi sonucunda ortaya çıkan fikir, duygu ve davranış birliğidir. Toplumun inançları, kültürel dokusu ve ekonomik-siyasal yapısı da ahlâk üzerinde etkili olur. Ancak toplum ahlâkını dışlayan kanunlar uygulamada başarılı olmayabilir. Örneğin kadınlara ve çocuklara şiddet toplum ahlâkında belli bir meşruiyete sahip olup maalesef geniş bir kesim tarafından ahlâksızlık veya kanuni suç olarak görülmez. Bu yüzden çıkarılan yasalar hem güvenlik güçlerince uygulamaya kuvvetlice konmaz hem de toplum buna riayet etmez. 
Kopya çekme, trafik kanunlarına uymama, yere çöp atma, gürültü yapma, ırkçılık yapma, uluorta küfretme, sıra kuyruğunda öne geçme, torpil yaptırma, rüşvet verme-alma, iş takip etme, tembellik yapma, uyuşturucu kullanma, vergi kaçırma, kaçak su-elektrik-doğalgaz kullanma gibi davranışlar toplumun ezici çoğunluğunca ahlâksızlık olarak değerlendirilmez. Oysa eşini başkasıyla cinsel ilişkiye zorlayan ya da farklı cinsel tercihe sahip olduğunu açıklayan bir insan çevresi tarafından ahlâksız olarak tanımlanıp dışlanır, yalnızlığa terk edilir. Ciddi bir baskıya uğrar ve toplumda kendine yer bulmakta zorlanır. Kimi durumlarda yaşadığı muhiti terk etmek zorunda bırakılır. Oysa kanuna göre suç olmasına rağmen öğrenciler, hatta şöhret sahibi ünlüler bile hiç utanmadan, hiç sıkılmadan kopya çekme anılarını güle oynaya anlatmakta, kırmızı ışıkta geçmekten çekinmemekte, uyuşturucu bulundurma ve satma suçundan hüküm giymekte ancak bu nedenle toplum tarafından dışlanma bir yana bu davranışları hayranları tarafından taklit bile edilebilmektedir. 
Konuyu biraz daha açayım. Türkiye toplumu OECD ülkeleri arasında en milliyetçi-muhafazakar, en dindar, insana ve kurumlara güvenin en az olduğu, eğitimde en geri olan, vatandaşları en mutsuz olan, gelir dağılımında eşitsizliğin en çok yaşandığı, en fazla yolsuzluk yaşanan, en fazla kadına şiddet ve ayrımcılığın olduğu, demokratik hak ve özgürlükleri savunma kültürünün en zayıf olduğu ülkedir. Böyle bir toplumdan çıkmış siyasetçi ve yetki sahibi kişilerin ahlâki seviyesinin ne olması beklenir? 
Şayet yetki sahibi olursa tüm sülalesini yönettiği kuruma çalışan olarak işe sokmayı arzu eden ve bunu ahlâksızlık olarak saymayan milyonlarca yurttaşımız var. Bu zihniyetteki bir insan işe alımlarda torpil yapan yöneticiyi niçin ayıplasın ki? 41 kurumdan maaş alan bürokratları da ayıplamaz. Siyasete girmek için dün evini ve arabasını satıp seçim kampanyası yapan ancak bugün astronomik miktardaki servetin sahibi olup da hamaset yapmayı sürdüren siyasetçiyi de ayıplamaz. Bilakis örnek alır ve can hıraş bir biçimde desteklemeye devam eder. 
Destekçilerin esas şikayeti “Sen neden yolsuzluk yaptın, neden yalan söyledin, neden parti değiştirdin?” şeklinde değil, “Beni neden gözetmedin, bana neden pay vermedin, beni neden kayırmadın, bana neden ayrıcalık tanımadın, benim işimi neden yapmadın veya beni neden işe sokmadın?” şeklindedir. Bu yüzden siyasetçi ve bürokratlar destekçilerince takdir görmeye devam ederler. Bu tip ahlaksızlıklara bulaşmış siyasetçiler arasında utanan olmaz çünkü bu kavram da siyasetçi veya yöneticiler için yersiz bir kavramdır. Doğru kavram suçluluk duygusudur. Ancak aldıkları kararları, sarf ettikleri söz ve davranışları eksik veya yanlış olarak görüp suçluluk duygusu hissetmezler. İçinde yaşadıkları mikro toplumda da dışlanma yaşamadıklarından istifa da etmezler.
Ahlâk ilgili şöyle bir hipotezim var: tıpkı nüfus eğrisi diye bilinen normal dağılım eğrisi gibi ahlâkî sapmanın grafiğin uçlarında yaşandığını düşünüyorum. Şöyle ki: Maddi manevi gereksinimleri normalin çok altında veya çok üstünde olan bir yurttaşın toplum baskısından uzaklaşarak sapkın davranışlara yöneleceğini öngörüyorum. Yani insan çok açken çalabilir, eğitim seviyesi yetersiz olduğu halde hak etmediği pozisyonda çalışan kişi konumunu istismar edebilir, yeterince serveti veya güçlü pozisyonu olan kişiler ayrıcalıklı bir yaşam sürdürmek adına tüm ahlâkî ve hukuki yasaları çiğneyebilir, kötü tasarlanmış bir sistemdeki tüm aktörler kuraldışı hareketlere meyledebilir. O nedenle ahlâksızlık aynı zamanda bir yönetim sorunudur. Örneğin vergi hususunda kamu harcamalarını şeffaf ve tasarrufa uygun yapmaz, yolsuzluk ve kayıt dışılığın önünü kesmez, kamu ve muhasebe meslek mensuplarının dürüst, tarafsız, ilkeli, adaletli, mesleki yeterlilik gibi vasıflarını önemsemez; vatandaşın vergi yükünü kazançla adil olarak düzenlemez, kararlı bir denetim mekanizması kurmaz, caydırıcı cezalar koymaz, üstelik sık sık vergi affı çıkararak vergisini düzenli olarak ödeyeni adeta cezalandırıp ödemeyen mükellefleri ödüllendirirseniz vergi kaçırmayı engelleyemez, istediğiniz vergiyi toplayamaz, ÖTV, KDV gibi dolaylı vergiler koyup vergi açığını halkın sırtına yüklersiniz.
Sıklıkla bahsedildiği için Japon ahlâkından da kısaca söz etmek istiyorum. Son derece disiplinli, çalışkan, temizliğe ve yüksek eğitime önem veren, mükemmeliyetçi, gelenek ve kültürü önemseyen, soru sormayan, az konuşan, sadelik ve insan onuru ile mahremiyete yüksek değer biçen ancak dertlerini içe atan, paylaşmayı ayıp kabul eden bir ahlâk anlayışına sahipler. Mesela Fukuşima felaketinde insanlar birbirlerini çiğnemeden sadece kendi paylarına düşen yiyeceği ve yardımı aldılar. Hemen hiç hırsızlık ve yağma olayı yaşanmadı. Göçük altından çıkarılan 40 milyon doların yetkililere teslim edildiği yazılır. 
Örneğin Japonlar patrona asla hayır demez. İş yetişsin diye öyle çok çalışılır ki fazla çalışmaktan ötürü dünyada en fazla insan ölümü Japonya’da yaşanır. İşten atılmak en büyük onursuzluklardan biri kabul edilir. Çoğu insan işten çıkartıldıktan sonra kendisini hızlı tren raylarına atarak intihar eder. Dünyada en fazla çocuk intiharı Japonya’dadır. İki nedenden ötürü: ilki tahmin edeceğiniz gibi çok çalıştığı halde başarısız olan çocuklar ikincisi akran zorbalığına maruz kalıp kimseden destek alamadığı için girdiği bunalımdan çıkamayarak ölümü seçenlerdir. Her sene ortalama yirmi bin insan yalnızlık, sosyal destek alamama, yaşlılığıyla çocuklarına yük olma, iş yaşamında başarısızlık, 40 yaşını geçtiği için iş bulamama gibi kaygılardan ötürü intiharı seçiyor. Örneğin sosyal medyada linçe uğrayan çok şöhretli sanatçılar da intiharı seçiyor. Felaketler sonrası yöneticilerin çoğu istifa eder. Ahlâksızlık olarak gördüğü davranışa karşı toplumun baskısı o kadar güçlüdür ki başarılı yöneticiler bile istifa edebilir; örneğin en başarılı başbakanlardan Shinzo Abe, sağlık sorunlarının verimsizliğe yol açacağı düşüncesiyle görevinden ayrılmıştır.
Japonya ve G.Kore'de değişimin en önemli gayreti eğitime yapılan yatırımlarla olmuştur. Eğitim başarısında dünyanın ilk beş ülkesi arasında gösterilen bu ülkeler bütçeden en büyük payı eğitime ayırırlar. Kişi başına düşen milli gelir seviyesi 1960 yılında Japonya ve Güney Kore’den fazla olan Türkiye, nasıl olur da bugün bu ülkelerin ekonomik, sosyal, siyasal ve teknolojik anlamda çok gerisinde kalmıştır, bunu sorgulamak lazım. Ancak bunu yaparken karamsarlığın lüzumu yok. Nasıl ki Güney Kore, elbette ABD’nin de yardımıyla, kişi başına düşen milli gelirini 60 yılda 200 katına çıkardıysa, aynı şekilde Japonya nasıl ki kişi başına düşen milli gelirini 60 yılda 84 katına çıkardıysa Türkiye de aynı sürede kişi başına düşen milli geliri 60 yılda 16,7 katına çıkarmakla yetinmemeliydi. Türkiye, eleştiriler saklı kalmak şartıyla, tıpkı 1923-1940 yılları arasında yaptığı atılımı tekrar gösterebilir. Üstelik o dönemde Türkiye toplumu henüz oluşum aşamasında ve son derece geri bir haldeydi. Biliyoruz ki o dönemin en büyük gayreti toplumun eğitimi üzerineydi. Tekrar ilerlemek istiyorsak muhtaç olduğumuz bilimsel bir fikir; bu fikre inanmış kararlı, yetenekli ve etkili bir ekip; bu ekibin kuracağı sağlıklı işleyen bir sistem ve olmazsa olmaz halk desteğidir. Bu sayede geri kalmışlıktan çıkmak mümkün. 
Sonuç olarak yurttaş olmak oy kullanmaktan ibaret değildir. Ülkenin dağına taşına, suyuna, havasına, madenlerine, tarihine, kültürüne, hazinesine, kıyılarına, ormanlarına, çocuklarına, kadınlarına, muhtaçlarına, yaşlısına ve elbette demokrasisine sahip olma sorumluluğudur yurttaşlık. Hem rahatıma bakayım, hem de istediğim ülke önüme gelsin diye bir dünya yok. Evet sen kurtaracaksın ülkeyi, sen, ben, hepimiz, hep beraber gayret ede ede kurtaracağız ülkeyi ya da yangınlar sönmeyecek, çarpık yapılaşma sürecek, gelirimiz artmayacak, çocuklarımız iş bulmakta zorlanacak ama içimizden birileri sırtımızdan servetlerine servet katacak ve biz her geçen gün daha fazla sorun içinde boğula boğula yaşamaya çalışacağız. Yaşamak denirse tabi!
Seyfi Elçiboğa

 

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
36 gün önce
51 gün önce
86 gün önce
110 gün önce
161 gün önce
162 gün önce
163 gün önce
188 gün önce
191 gün önce
198 gün önce
205 gün önce
208 gün önce
233 gün önce
324 gün önce
332 gün önce
358 gün önce
359 gün önce
360 gün önce
373 gün önce
381 gün önce
465 gün önce
492 gün önce




bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=