Lütfen bekleyin..

Seyfi Elçiboğa

Gösteriş Toplumu

06 Eylül 2021, 16:53 - Okunma: 322

Evvela sülalenin sana çizdiği hayat taslağını özümsedin. Onu arzularına uygun hatlarla kesip biçip nakşettin. Ardı sıra o nakşettiğin hayat taslağını  yaşıyormuşçasına oynamaya başladın. Ne ki yaşamıyor, yaşıyor gibi yapıyorsun. Anlıyorum, herkes gibi senin de beğenilmeye ve  takdir edilmeye ihtiyacın, azıcık gösteriş yapmaya da pekala hakkın var. Lakin hindi gibi kabarıyor, özünü abartıp kendini pek varlıklı, pek akıllı, pek güçlü ve pek başarılı göstermeye çalışıyor, seni izleyenleri aldatıyorsun. 

Otobüse binecek paran yok ama maaşının yarısını döküp satın aldığın ayakkabıyla gezmeyi marifet sayıyorsun. Telefonun taksitleri henüz yarılanmadan modası geçecek oysa sen bunu düşünmeden kredi çekip onu satın alıyorsun. Öğle yemeğini feda edip yerine malum kahve markasından bir bardak kahve satın alıyor, aç karna caka satmak uğruna elinde boş bardakla AVM’de geziniyorsun. Yaptığın çoğu saçmalığı daha fazla beğeni ve yorum almak için yapıyorsun.

Çağ üstü eğitim modeli vaadiyle okuduğun lüks kampüslü özel okullara, evine kadar gelen özel öğretmenlere rağmen sınavlarda kopya çekiyor, öğrenim yıllarını çakma öğrencilik yaparak heba ediyor, hak etmediğin karne notlarıyla övünüyorsun. Dersleri verip diploma sahibi olmayı eğitilmiş olmaya, zihnini ve yeteneklerini geliştirmiş olmaya tercih ediyorsun. Diploma sahibi olunca iş sahibi olacağını sanıyorsun. Ancak her fırsatta gururlandığın, kestirme yolları iyi bilen, o eş dost akraban sayesinde iş sahibi olabiliyor, bu sefer de hak etmediğin maaşınla övünüyorsun.

Sana benzeyen; yolculuk yerine durağı önemseyen, içerik yerine miktara değer veren kostümlü birini bulup evlenmeye kalkıyorsun. Eş zamanlı, boyunuzu aşan, sözler verip eze eze birbirinize üstünlük kurmaya çalışıyorsunuz. İleride hiç gereksinim duymayacağınız eşyalar satın alıyor; daha büyük bir düğün salonu kiralıyor, daha kalabalık bir davetli listesi hazırlıyor, pasta, damatlık, gelinlik, dış çekim, araba süsleme, kuaför derken en az üç sene belinizi doğrultamayacak kadar borçlanıyorsunuz. Biten düğünün ardından araç konvoyu yaparak zaten işlemeyen şehir trafiğini felce sokuyor, kendinizi ve davetlileri tehlikeye sokuyorsunuz. Cümle alem evliliğinizden haberdar olsun diye havai fişek ve silah patlatmalı o hengamenin ertesinde kostümler çıkarılınca çıplak gerçekle yüzleşiyor; o vakit takılan altınların çakma olduğu, yapılan tüm organizasyonun borç yükü altında yapıldığı, iki tarafın da özünde giydiği kostüme nazaran güdük kaldığını fark ediyorsunuz. 

Kalbur üstü bir semtin gösterişli bir binasında ödeme gücünüzü zorlayan, fazladan iki yatak odalı bir ev bulup kiralıyorsun. Çeyiz diye aldığın pahalı eşyaları salondaki vitrine tıkıştırıyor, gelen konuklara varlıklı gözükmek için adeta malını gözlerine gözlerine sokuyorsun. Gösterişli eşyalar yıpranmasın diye kapalı tuttuğun salonu es geçip kâh mutfakta, kâh oturma odası yaptığın(!) bir odada günlük kullanım(!) için almış olduğun yavan mutfak eşyalarıyla hayatını sürdürüyorsun. İçi boş da olsa bir deste para verip aldığın çift kapılı buzdolabın var ya, daha ne olsun(!). Sana lazım olanı değil, her arzuladığını satın almayı maharet sanıyorsun.

Güçlü gözükmek için omurganı feda ediyor ancak karar vermek için sıradan bir durumda bile çevrendeki kalabalığın senin yerine karar vermesini bekliyorsun.  Bu sebeple daima en güçlü takımı destekliyor, en çok oy alan partiye oy veriyor, kalabalık neredeyse yönünü ona çeviriyor, güç kimdeyse ona biat ediyor, haklıdan yana değil güçlüden yana duruyor, mağlup olana haklı da olsa el uzatmıyorsun. Sesi gür çıkanın yanında dikiliyor, yakınlarını kayırıyor, soyunu sopunu ahlâkdışı da olsa savunuyor, mağdurun karşısında gaddarlık yapıyorsun. Başarılı olmayı umursamıyor, başarıyı mevki kapmak ve mal edinmek olarak görüyorsun.  

Her şeyi ve herkesi kendin gibi sanıyor, kimseye güvenmiyor, her şeyi ve herkesi özüne değil biçimine bakıp değerlendiriyorsun. Sahip olduğu mevki ve sahibi olduğu maddi şeyler nispetinde insanlara rütbe armağan ediyorsun. Öyle bir dünya çizmişsin ki kafanda, sanki dünya gök kubbeye uzanan bir gökdelenden ibaretmiş ve bildiğin herkes verdiğin rütbeye göre gökdelende oturuyormuş gibi. Üst katlara bakıp bakıp habis bir ur kadar kıskanıyorsun. Rütbece üstünde gördüğün herkesle rekabet içindesin. Hâlbuki miyop gözlerinle ancak yakınındakini seçebiliyorsun. Yarını göremediğin için bugünü de heba ediyorsun.

Şaşaaya olan düşkünlüğün ile öyle ölçüsüzsün ki şehir içi otobüste dindarlığını sergilemek için ayaktaki yolcuların arasında ve mescidin yakınında cadde ortasında namaz kılıyor, oruç tuttuğun için trafikte kavga çıkarıyorsun ama aynı sen eğlendiğini göstermek adına bu defa da meyhanede bir aylık maaşını koyup ısmarladığın viskiyle ayaklarını yıkatıyorsun. Kendi adını yazdırmadan değil okul veya cami sadaka bile vermiyorsun.

Bu kadar gösterişe düşkün olman nedeniyle aldatmaya ve aldatılmaya müsaitsin. Hani bu memleketin dolandırıcısı bitmez ya işte o dolandırıcıların yetiştiği kültür senin gösteriş kültürün ve sen de henüz vurgun vuramamış bir dolandırıcı adayısın. Bu nedenle altında lüks arabayla her kapına gelene depodaki malları tıra yükleyip uğurluyorsun, yanında üç beş mafyöz kılıklı adamla dolaşan kişileri vekil seçip meclise uğurluyorsun, memleketi çirkin yapılarla donatıp kasasını cukkayla dolduranları  alkışlıyorsun; çünkü sen de öylesin ve şayet fırsat eline geçerse şikayet ettiğin vurgunların alayını yaparsın. İşte sırf senin bu gösterişe olan iştahın yüzünden evlerin, arabaların, lüks eşyanın fiyatları arşa değiyor. Senin gösteriş tutkun yüzünden bir çantayı bir ev bedeline satıyorlar. Gösteriş kültürünün verdiği hayran bakan gözlerin sayesinde lider bildiklerin saraylar inşa ediyor, uçak filoları kuruyor, binlerce araç ve korumayla senin yanından geçebiliyor. Mülki amir dediğin kişi, halka yardım yapılsın diye gönderilen ödenekle kendisine lüks makam aracı da yine senin gösterişe olan düşkünlüğün sayesinde alabiliyor. Çünkü sen bunu ona yakıştırabiliyorsun. Çünkü sen de olsan aynısını yapardın(!).

Çünkü sen cazgırlığı meziyet kabul ediyorsun, zorbalıkla efeliği karıştırıyorsun, mütevaziliği enayilik sanıyorsun, dürüstlük yerine kurnazlığı makbul sayıyorsun, akıl ve erdemi güçsüzlük sayıyorsun, hem cahil hem yüzeysel kalıyorsun, abartıyı seviyorsun; kendini övmeyi, malını mülkünü saymayı, makamını yüceltmeyi ahlâki buluyorsun. 

Gösteriş toplumu olmanın başımıza açtığı işler o kadar geniş ki: evinin içini temizleyip çöpünü balkondan atma huyundan tutun da fabrikada üretilen ürünlerin kalitesinden ziyade miktarının önemli sayılması anlayışına kadar, şehir mimarisinden tutun da mecliste oylanarak resmileşen kanunlarımıza kadar, hastalıkta şehir şehir, doktor doktor hastayım diye gezip reçetedeki ilaçları kullanmamaya varana kadar yayılmıştır. Şu pandemi de yapılan işler bile böyledir: salgın hastalığa karşı içeriği boş biçimsel tedbirler, kuru hamaset... 

Öyle ki gösteriş toplumunda yapılan çoğu işte hep bir vasatlık, hep bir biçimsellik, hep bir sırf yapmış olmak için yapılma hali var. Gönül ister ki sadelik, dürüstlük, niteliklilik, saflık ve gereklilik gibi değerler bizden sonra ki nesilce keşfedilsin ve sahip çıkılsın. Derdimizin kaynağı, ahlâki bozulmanın en temel sebebi gösteriş kültürüdür. Toplum, covit-19’dan beter olan bu illeti üzerinden köklü eğitimle elbette atabilir. Ancak ömrüm bunu görmeye yetsin isterim.

Seyfi Elçiboğa

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
36 gün önce
86 gün önce
110 gün önce
161 gün önce
162 gün önce
163 gün önce
188 gün önce
191 gün önce
198 gün önce
205 gün önce
208 gün önce
233 gün önce
324 gün önce
332 gün önce
358 gün önce
359 gün önce
360 gün önce
373 gün önce
381 gün önce
465 gün önce
492 gün önce




bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=