Ahlâkın kaynağından koparılmasıyla ortaya çıkan çürüme ve buna karşı iman temelli bir diriliş çağrısı.
Modern ahlâk denilen olgunun temelleri, sanıldığı gibi çok eskiye dayanmaz. Bu anlayış, Osmanlı’nın yıkılışından sonra, onun mirasını taşıyan topraklar üzerinde kurulan küçük devletlerde tedricî bir şekilde hâkim kılındı. Bir milletin hafızasıyla bağını koparmanın en kestirme yolu olarak, önce harf devrimiyle geçmişle irtibat kesildi. Bir gecede, dedesinin mezar taşını okuyamayan, kendi tarihine yabancılaştırılmış bir nesil inşa edildi ve Latin alfabesine mahkûm edildi.
Ardından hilâfet kaldırıldı; Kur’an ve tedrisat hayatın merkezinden çıkarıldı. Müslümanların parolası, çağlar boyu minarelerden yükselen ezan tercüme edilerek asli hüviyetinden uzaklaştırıldı. Camiler işlevsizleştirildi, bazıları ahıra çevrildi. Örtü yasaklandı; kadın ve erkek, fıtrata aykırı biçimde, hoyrat eğlencelere zorlandı. Buna itiraz edenler ise “gerici”, “yobaz” yaftasıyla toplumdan dışlandı. Devlet memurlarına baskılar yapıldı; uymayanlar türlü bahanelerle görevlerinden uzaklaştırıldı.
Bugün gelinen noktada bu telkin sona ermiş değildir. Bilakis, kitle iletişim araçları eliyle daha sinsi ve yaygın bir hâl almıştır. Televizyon dizilerinde aile kavramı alay konusu edilmekte; sınırları belirsiz ilişkiler normalleştirilmektedir. İhaneti hayat tarzı hâline getiren tipler “çağın insanı” diye sunulmaktadır.
Gençliğin mahremiyet algısının aşındırılması, ölçüsüz teşhir ve kontrolsüz eğlence biçimleri “modern ahlâk” diye pazarlanmaktadır. Bu tabloya itiraz edenler ise hemen susturulur: “Çağa ayak uyduramıyorsun”, “geri kafalısın”, “mürtecisin” denir.
Bugün “modern” denilince akan sular durur. Manası, vezni, kafiyesi olmayan hezeyanlar modern şiir; apaçık yanlışlar modern düşünce, en temel hakikatleri inkâr eden hükümler modern mantık sayılır. Anne-babasını öldüren, eşini defalarca aldatan, çevresini dolandıran bir karakter “kahraman” diye takdim edilir ve temsil ettiği bu çürümüşlük “modern ahlâk” olarak alkışlanır. Biliniz ki, kökü kesilen ahlâk kurur; kuruyan ahlâk toplumları çökertir.
Soruyoruz: Siz hâlâ mı eski kafanızla bu ileri dünyada yaşamaya çalışıyorsunuz? Yeni neslin köksüz züppelerinden söz ediyorum. Hayır, gençliğimiz ve geleceğimiz bunlardan ibaret değildir. Şairin dediği gibi: “Sen hiç mükedder olma, senin öz oğulların, şefkatli kızların da var…” Evet, var. Olmasaydı, çoktan yok olurduk.
Bu rezaletlerle yaşamak zorunda bırakıldığımız bir gerçektir. Aynı havayı soluyor, aynı ortamı paylaşıyoruz. Ancak fazilet sahipleri de aramızdadır ve onların varlığı, bu toplumun tamamen çökmesine mâni olmaktadır. İltihabın aynı yerden dışarı boşalması, orada bir arınma ihtiyacının da bulunduğunu gösterir.
Ve unutmamak gerekir: Allah’tan ümit kesilmez. “De ki: Ey kendilerinin aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 53)
Ümit var olunuz. Bu dünya bir inkılaplar sahnesidir ve bu inkılapların içinde, zamanı geldiğinde en gür seda yine İslam’ın sedası olacaktır. Çürümenin gürültüsü çok olsa da, bu topraklarda fazilet hâlâ nefes almaktadır; yeter ki ahlâkın kaynağını yeniden hatırlayalım.
Bugün bu memlekette, kenarda köşede kalmış gibi görünen faziletli evlatların vicdan payandaları sayesinde büyük yıkımlar ötelenmektedir. Lakin asıl ihtiyaç, bu dünyanın böyle gitmeyeceğini idrak eden bir ahlâk mimarisidir. Sosyal ahlâkımızın temellerini beton gibi sağlamlaştıracak bir idrak…
Ahlâk, köksüz yaşatılmaz. Kökü olmayan bir ağacın meyvesi de olmaz. Modernlik adına dayatılan köksüz ahlâk anlayışı, toplumu faziletten koparırken; çürümenin panzehri, yine kökü olan bir ahlâk idrakinde saklıdır.
Nitekim ahlâkın kaynağını dinden bağımsızlaştırma çabası, modern felsefenin en büyük açmazlarından biridir. Kant, ahlâkı “ödev” kavramı üzerine bina etmiş; insan aklını ahlâkın nihai hakemi ilan etmiştir. Ancak aynı Kant, ahlâkın ayakta kalabilmesi için Tanrı, ruh ve ahiret fikrinin pratik olarak zorunlu olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Yani din dışı bir ahlâk tasavvuru dahi metafiziğe muhtaçtır.
Modern çağ, ahlâkı metafizikten koparmış; bugün yaşanan kriz, bu kopuşun kaçınılmaz sonucudur. Ahlâk dinden koparıldığında geriye sadece menfaat kalır. Menfaatin hâkim olduğu yerde ise ne insan kalır ne de toplum.
Aristoteles’in erdem ahlâkı, insanın fıtratına uygun yaşamasını esas alır. Platon’un “iyi ideası” aşkın bir hakikate işaret eder. Modern çağ ise bu aşkınlığı reddetmiş; ahlâkı faydaya, çoğunluğun mutluluğuna ya da güç ilişkilerine indirgemiştir. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” haykırışı, aslında ahlâkın da yetim kaldığının ilanıdır. Bugün zalimlerin ve bozguncuların kahramanlaştırılması bu yetimliğin tabii sonucudur.
İslam düşüncesinde ahlâk ne soyut bir ideal ne de geçici bir uzlaşıdır. Ahlâk, Allah’ın emirleriyle insanın fıtratı arasında kurulan sahih bir dengedir; nefiste yerleşik bir meleke hâlidir. Bu denge bozulduğunda ahlâk ya kanun maddesine ya da geçici bir moda akımına dönüşür.
Bu sebeple “ahlâklı olmak için dindar olmak şart değildir” iddiası, ahlâkı savunmasız bırakır. Yaptırım gücü olmayan bir ahlâk, ilk menfaat çatışmasında çöker. Tarih göstermiştir ki, ahlâkı ayakta tutan şey, insanın yalnız kendisine değil, kendisinden üstün bir hesaba inanmasıdır. Vesselam.
Muhammed Zeki Mirzaoğlu
Araştırmacı Yazar