Bazı sesler vardır; kulakla duyulmaz ama bedende yankılanır. Peter A. Levine’in “In an Unspoken Voice” adlı çalışması tam da bu noktaya işaret eder: Konuşulmayan, bastırılan, kelimeye dökülmeyen ama bedende kaydını tutan seslere… Biz gündelik hayatta onlara “anı” diyoruz. Hatırladığımızda yalnızca görüntüler değil, duygular, kokular, hatta bedenimizdeki sarsıntılar da eşlik eder o anılara.
Anlaşılan o ki kayıt tutan yalnızca zihin değildir. Beden de yaşadıklarını saklar. Geçmiş, bu yüzden yalnızca hafızada değil; omuzlarımızda, midemizde, kalp atışlarımızda dolaşır. “İnsan bir kitaptır, okumasını bilene” sözü belki de tam burada anlam kazanır. Okunması gereken metin bazen zihinde değil, bedendedir.
Anılar suskundur; ama etkileri gürültülüdür. Hatırladığımız bir an, bizi yeniden o ana fırlattığında, dışarıdan bakan biri için yaşanan şey anlaşılmaz olabilir. Nietzsche’nin o meşhur sözü tam da bunu anlatır: “Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar.” İçimizde kopan fırtına, dışarıya çoğu zaman sessizlik olarak yansır.
Levine’in ortaya koyduğu SIBAM modeli, bu süreci anlamak için önemli bir anahtar sunar. Duyu ile başlayan zincir; imgeye, davranışa, duyguya ve nihayetinde anlama ulaşır. Bir koku, bir ışık, bir ses… Bizi yıllar öncesine taşıyan bu küçük tetikleyiciler, bedenin ne kadar güçlü bir hafıza olduğunu gösterir. Çocukken alınan bir sakızın tadını bugün bulamayışımız boşuna değildir; çünkü o tat, artık olmayan bir zamanın ve mekânın kaydıdır.
Peki insan kendisi üzerine düşünürken her zaman hayrete mi ihtiyaç duyar? Kopmuş bir uzvu düşünürken hissedilen şey hayret midir, yoksa derin bir yas mı? Belki de beden, kaybettiklerini düşünürken felsefeyi hayretle değil, üzüntüyle kurar. Kant ve Descartes’ın zihin merkezli düşüncesi, bu noktada bedeni yeterince hesaba katmamış olabilir mi?
Geçmişe dönmek, anıların oluşturduğu zincirin halkaları üzerinde gezinmek gibidir. Her halka ayrı bir ses çıkarır. İç dünyamızda bu sesler son derece gürültülüdür; ama dışarıdan bakıldığında görünen yalnızca suskunluktur. İşte beden dili dediğimiz şey tam olarak budur.
Asıl mesele, belki de bedende yol almayı öğrenmektir. Susturulmuş sesleri, hapsedildikleri yerden duyabilmek… Ancak o zaman zihnin, bedenin ve ruhun bir bütün olduğunu gerçekten hissedebiliriz. Mutluluk dediğimiz şey de belki bu yolculukta gizlidir: Bilgelik sevgisinin ardına saklanmış bir huzur olarak.
Biraz durup düşünmek gerek…
Eğitim Danışmanı Abdullah Basmacı