Elimizde küçük bir yara olduğunda, ayaklarımız kilometrelerce yolu bıkmadan, usanmadan yürür. “Elden bana ne, yarayı kesip atın,” demeyiz. Çünkü biliriz ki el, ayak, göz, kulak, dil… Hepsi bir bütündür. Hayatiyetini bu bütünlükten alır. Bir organın acısı, diğerini de sızlatır.
Peki Müslümanların birliği de böyle bir bütünlük değil midir? Bir müminin acısına duyarsız kalmak, aslında kendi bedenimizdeki bir yarayı görmezden gelmek değil midir? Birbirine veli olması gereken Müslümanlar, birbirine elzem değil midir? O hâlde birbirimize bu bilinçle, bu merhametle yaklaşmak hem insani hem imanı bir sorumluluk değil midir?
Toplumda dayanışma ve iş birliği, Müslümanın imanının en görünür tarafıdır. Mümin, yalnızca kendi dünyasını inşa etmez; çevresindeki insanların yükünü hafifletir, zor zamanda yanında durur, haksızlığa karşı omuz verir. Kur’an’ın “İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın” (Maide: 2) buyruğu bu bilincin temelidir. Müminler ancak “kardeş” olduklarında huzur bulur (Hucurât: 10).
Hz. Peygamber’in şu uyarısı dayanışmanın imanın bir parçası olduğunu hatırlatır: “Birbirinizi sevmedikçe gerçek manada iman etmiş olmazsınız.” (Müslim, Ebû Dâvud) Sevgi yoksa dayanışma da yoktur; dayanışma yoksa kardeşlik de.
Muhammed İkbal’in şu sözü bu hakikati çarpıcı biçimde özetler: “Ya Rabbi, niçin Müslümanlar böyle hor ve hakir düştü?” ‘Onların gönülleri var ama sevgileri yok!’ diye nida geldi. “Kardeşlik meyvesi ancak sevgi ağacından doğar.”
Hadislerde müminler için yapılan benzetme de oldukça dikkat çekicidir: “Mümin, diğer müminler için bir bina gibidir; her bir parçası diğerini tutar ve destekler.” (Buhari, Müslim) Bir taş çekildiğinde bütün yapının zayıflaması bundandır.
İslam tarihi dayanışmanın en parlak örnekleriyle doludur. Ensar’ın, Mekke’den hicret eden Müslümanlarla ekmeğini, evini, servetini paylaşması; Hz. Ebubekir’in toplumun ihtiyaçları söz konusu olduğunda malını çekinmeden ortaya koyması; Hz. Osman’ın kıtlık yıllarında bir kervan dolusu gıdayı hiçbir karşılık beklemeden halka dağıtması… Bunların her biri sadece tarihî bir bilgi
değil; bugünün Müslümanına da bir çağrıdır.
Bugün de aynı ruhu yeniden canlandırmak zorundayız. Toplumsal yardımlaşma, sosyal projeler, eğitim desteği, mazlumlara sahip çıkmak, gençlerin elinden tutmak, komşuyu gözetmek… Bunların hepsi dayanışmanın modern yüzüdür. Teknolojinin, hızın ve bireyciliğin ortasında insanı insandan koparan bir çağda, Müslümanın sorumluluğu daha da büyümektedir.
Dayanışma, sadece maddi yardım değildir; bazen bir söz, bir omuz, bir dua; bazen bir kapı açmak, bir yükü paylaşmak; bazen de haksızlık karşısında sessiz kalmamaktır. Bir toplum ancak bu bilinçle ayakta durur, bu bilinçle direnir ve bu bilinçle geleceğe yürür.
Kısacası:
- Dayanışma, zor zamanda birbirinin yanında durmaktır.
- İş birliği, toplumun hayrına çözümler üretmektir.
- Kardeşlik, ortak acıyı birlikte taşımak, ortak sevinci birlikte büyütmektir.
Müslüman, imanını yalnızca kendi dünyasında değil; toplumun bütününde yaşar. Bireyin hayrı topluma, toplumun huzuru bireye döner. Tıpkı bedenin organları gibi, birimizin yarası hepimizin sızısıdır.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, bu sözün kalbimizde yeniden karşılık bulmasıdır:
“Mümin, müminin kardeşidir; kardeş, kardeşini yalnız bırakmaz.” Vesselam.
Muhammed Zeki Mirzaoğlu
Araştırmacı Yazar