Tarih boyunca savaşlar, devletlerin çıkar hesapları, iktidar mücadeleleri ve güç hırsları üzerinden şekillenmiştir. Haritalar değişmiş, sınırlar yeniden çizilmiş, iktidarlar yıkılmış ve yenileri kurulmuştur.
Ancak bütün bu büyük anlatıların, diplomatik cümlelerin ve askeri stratejilerin gölgesinde kalan bir gerçek vardır: Savaşların en ağır bedelini çocuklar ve kadınlar öder.
Silahları tutmayan eller, karar masalarında bulunmayan bedenler, hiçbir savaşı başlatmamış olan hayatlar… Buna rağmen en çok onlar yıkılır, yaralanır, yerinden edilir, susar ya da sessizce ölür.
Bugün insanlık, teknoloji ve bilimde büyük ilerlemeler kaydetmiş olabilir; ancak vicdan konusunda hâlâ ilkel bir çağda sıkışıp kalmıştır. Çünkü hâlâ çocukların üzerine bombalar düşüyor, kadınların bedenleri savaş ganimeti olarak görülüyor ve masumiyet, “kaçınılmaz kayıp” adı altında meşrulaştırılıyor. İşte tam da bu noktada insanlığa yüksek sesle söylenmesi gereken bir cümle vardır:
Savaşlardan çekin elinizi çocuk ve kadınların üzerinden.
Savaşın Görünmeyen Yüzü: Çocuklar
Çocuk, hayatın en savunmasız hâlidir. Henüz dünyayı tanımamış, kötülüğün adını bile bilmeyen bir varlıktır. Bir çocuğun gözünde savaş, ne bir ideoloji ne de bir vatan savunmasıdır. Savaş, onun için yalnızca korku, açlık, kayıp ve travmadır.
Bombaların sesi, ninnilerin yerini aldığında; oyuncakların yerine silahlar düştüğünde; okul yolları enkaza dönüştüğünde çocukluk sona erer. Savaş bölgelerinde büyüyen çocuklar, ya mezarlıklarda yaşlarını büyütür ya da daha hayata başlamadan yaşlanırlar.
Bir çocuğun babasını enkaz altından çıkarması, annesini bir daha görememesi, kardeşini sırtında taşıması normalleştiğinde; insanlık büyük bir ahlaki çöküş yaşamış demektir.
Daha da acısı, çocuklar yalnızca savaşta ölmez. Hayatta kalanlar da ruhları yaralı bir ömür sürer. Travmalar, korkular, öfke ve güvensizlik; kuşaktan kuşağa aktarılır. Böylece savaş, sadece bugünü değil, geleceği de öldürür.
Kadınlar: Savaşın Sessiz Tanıkları ve Hedefleri
Savaş, kadınlar için iki kat yıkımdır. Çünkü kadınlar hem savaşın mağduru hem de hayatta kalma mücadelesinin taşıyıcısıdır. Evlerini kaybeden, çocuklarını korumaya çalışan, eşlerini yitiren kadınlar; aynı zamanda savaşın en kirli yüzüyle de karşı karşıya kalır.
Kadın bedeni, birçok savaşta bir silah olarak kullanılmıştır. Tecavüz, zorla evlendirme, insan ticareti ve cinsel şiddet; savaş stratejisinin bir parçası hâline getirilmiştir. Bu durum yalnızca bireysel bir suç değil, insanlığa karşı işlenmiş bir utançtır.
Savaş sonrası toplumlarda bile kadınlar susmaya zorlanır. Yaşadıkları travmalar görmezden gelinir, “namus” ve “ayıp” kavramlarıyla ikinci kez cezalandırılırlar. Oysa kadınlar, savaşın yükünü sırtlayan; yıkılan hayatları yeniden inşa etmeye çalışan en güçlü aktörlerdir.
Bir toplumda kadınlar yaralıysa, o toplumun iyileşmesi mümkün değildir.
Masumiyetin Meşrulaştırılan Ölümü
Modern savaşların en tehlikeli yönü, masum ölümlerin istatistiklere indirgenmesidir. Haber bültenlerinde “siviller de etkilendi” denilerek geçiştirilen her cümle, bir çocuğun hayatını, bir annenin çığlığını gizler.
Bu dil, şiddeti sıradanlaştırır; acıyı rakamlara boğar.
Oysa hiçbir siyasi hedef, hiçbir ulusal çıkar, hiçbir ideolojik söylem; bir çocuğun ölümünü, bir kadının onurunun çiğnenmesini haklı çıkaramaz.
Savaşın “kaçınılmaz sonuçları” yoktur; yalnızca alınmış yanlış kararlar vardır.
İnsanlık, masum ölümleri kabullendikçe, suç ortaklığına da sessizce imza atmış olur.
Uluslararası Toplumun Suskunluğu
Birleşmiş Milletler, uluslararası sözleşmeler, insan hakları bildirgeleri… Kâğıt üzerinde çocukları ve kadınları koruyan onlarca metin vardır. Ancak pratikte bu metinler, çoğu zaman güç dengelerinin gölgesinde etkisiz kalır.
Güçlü olanın cezasız kaldığı, zayıf olanın görmezden gelindiği bir dünya düzeninde adalet, sadece bir temenniden ibarettir. Savaş suçları işlenirken sessiz kalan her kurum, her devlet ve her lider; bu suçların ahlaki sorumluluğunu taşır.
Çünkü susmak, tarafsızlık değildir. Susmak, zulmün alanını genişletmektir.
Bir Vicdan Çağrısı: İnsan Kalabilmek
Bu yazı, bir ideolojinin, bir tarafın ya da bir coğrafyanın savunusu değildir. Bu yazı, insan kalabilme çağrısıdır.
Savaşlar kaçınılmaz olabilir diyenlere karşı, masumiyetin korunmasının her zaman mümkün olduğunu hatırlatma çabasıdır.
Çocuklar, bayrak taşımaz.
Kadınlar, savaş planı yapmaz.
Ama en çok onlar ölür, sürülür, susturulur.
Eğer insanlık hâlâ ortak bir değer etrafında buluşabilecekse, bu değer masumların yaşam hakkı olmalıdır.
Savaşların bile bir ahlakı varsa — ki olmalıdır — bu ahlakın ilk cümlesi şudur:
Çocuklara dokunmayın.
Kadınları hedef almayın.
Masumları savaşın diliyle konuşmaya zorlamayın.
Gelecek nesiller, bugünün dünyasına baktığında şu soruyu soracak:
“Bunca teknolojiye, bunca bilgiye rağmen neden çocukları koruyamadınız?”
Bu soruya verilecek cevabımız yoksa, hiçbir kazanımımızın anlamı yoktur.
Bu yüzden bugün, şimdi ve burada yüksek sesle söylemek gerekir:
Savaşlardan çekin elinizi çocuk ve kadınların üzerinden.
Çünkü bir çocuğun hayatı, bütün savaşlardan daha değerlidir.
Bir kadının onuru, bütün iktidarlardan daha kutsaldır.
İnsanlık, ancak masumları koruyabildiği gün gerçekten kazanmış olacaktır.