Epstein Vakası ve Küresel Şantaj Düzeni

Yayınlama: 06.02.2026
A+
A-
     Jeffrey Epstein (1953–2019), Amerikalı bir finansçı ve iş insanıydı; özellikle siyaset, iş ve akademi dünyasından nüfuzlu isimlerle kurduğu ilişkilerle tanındı. 2000’li yılların başından itibaren reşit olmayan kızlara yönelik cinsel istismar ve insan ticareti suçlamalarıyla gündeme geldi. Bu süreçte elde edilen mahrem bilgiler üzerinden milyonlarca insanın fişlendiği ve şantaja açık hâle getirildiği yönünde ciddi iddialar ortaya atıldı. 2019’da tutuklandı; yargılanmayı beklerken New York’taki hapishane hücresinde ölü bulundu.
     Epstein dosyasında öne çıkan husus, suçun münferit olmaktan ziyade sistematik ve örgütlü bir yapıya işaret etmesidir. Şantaj ve kontrol üretmenin temel yöntemi, bireylerin en mahrem alanlarına—özel hayatlarına, sırlarına ve zaaflarına—nüfuz etmektir. Cinsel istismar yoluyla elde edildiği iddia edilen görüntü ve bilgiler, nüfuzlu isimler üzerinde baskı ve yönlendirme aracı olarak kullanılmıştır.
     Bu zihniyet, Türkiye’de FETÖ yapılanmasının yıllar içinde kurduğu fişleme ve mahremiyet ihlali düzeni ile dikkat çekici bir benzerlik göstermektedir. FETÖ, “hizmet” ve “maneviyat” söylemi altında eğitim kurumları, sohbet halkaları, evlilikler ve aile hayatı üzerinden toplumun kılcal damarlarına sızmış; milyonlarca insan hakkında özel bilgiler toplayarak bunları sadakat üretmenin, itaati sağlamanın ve gerektiğinde tasfiye etmenin aracı hâline getirmiştir. Burada amaç, bireyin iradesini teslim almak; bilgi ve mahremiyet üzerinden kalıcı bir kontrol mekanizması kurmaktır. Epstein ağı ile FETÖ arasında ortak olan nokta, ahlâkî ve insani değerlerin bir maske olarak kullanılması, asıl hedefin ise güç devşirmek olmasıdır.
     Jeffrey Epstein’ın en yakın çalışma arkadaşı olan ve kamuoyunda sıkça “hanımı” gibi anılsa da resmî eşi olmayan kişi Ghislaine Maxwell’dir. İngiliz asıllı bir sosyetik olan Maxwell, ABD’de görülen davalarda; reşit olmayan kızların bulunması, yönlendirilmesi, psikolojik olarak hazırlanması ve istismar sürecinin organize edilmesine aktif katkı sağladığı gerekçesiyle mahkûm edilmiştir. Maxwell’in rolü, bu yapının bireysel bir suçtan ziyade örgütlü bir ağ niteliği taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.
     Maxwell’in İngiliz asıllı olması, küresel ölçekte yaşanan birçok hadisenin perde arkasında İngiliz siyasî aklı ve istihbari geleneğinin etkili olduğu yönündeki kanaatleri yeniden gündeme getirmektedir. Kızılderililere atfedilen ve hiciv içeren meşhur sözde ifade edildiği gibi: “Deniz kenarında iki balığın kavga ettiğini görürseniz, bilin ki oradan uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.” Bu söz, küresel kriz ve çatışmaların ardında çoğu zaman görünmeyen fakat yönlendirici güçlerin bulunduğuna dair tarihî bir eleştiriyi yansıtmaktadır.
     Abdülvahhab M. el-Messirî’nin Hamburger Medeniyeti adlı eserinde de vurguladığı üzere, Hristiyan Evanjelist düşünce, “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” gibi teolojik ve politik bir hedef etrafında şekillenmektedir. İsrail devletinin kuruluşunda ve bölgedeki siyasî dengelerin tesisinde bu çevrelerin oynadığı rol, bu bakış açısının somut bir sonucudur. Nitekim 27 ülkenin birlikte Irak’ı vurmasının arkasında da aynı zihniyetin bulunduğu görülmüş; George W. Bush’un bu süreci “bir haçlı ittifakı” olarak nitelemesi, meselenin ideolojik ve inanç temelli arka planını açıkça ortaya koymuştur.
     Tarih boyunca Yahudilere en ağır zulümleri uygulamış olan Almanya’nın dahi bu ittifakın içinde yer alması, çıkar ve ideoloji söz konusu olduğunda tarihî çelişkilerin nasıl göz ardı edilebildiğini göstermektedir. “Aksa Tufanı” sonrasında İsrail’e verilen güçlü destek de bu sürekliliğin güncel bir yansımasıdır. ABD Başkanı Biden’ın, “İsrail olmasaydı bile biz yine bir İsrail devleti kurardık” şeklindeki ifadesi ise İsrail’in belirli bir küresel ideolojik projenin merkezinde konumlandırıldığını açıkça ortaya koymaktadır.
     Epstein ve benzeri yapıların bu faaliyetleri tamamen bireysel ve kendiliğinden yürüttüklerine inanmak güçtür. Ortaya çıkan tablo, uzun vadeli, planlı ve stratejik bir güç mühendisliğine işaret etmektedir. İleride siyasî ve ekonomik karar mekanizmalarında yer alması muhtemel aktörlerin önceden bağımlı hâle getirilmesi ve bu bağımlılık üzerinden yönlendirilmesi, küresel ölçekte bir nüfuz alanı oluşturma amacını düşündürmektedir.
     Asıl dikkat çekilmesi gereken husus ise, dünya basınına yansıyan bu tür organizeli ve sistematik yapıların, dünya siyasetini yönlendirme çabalarının olağanlaştırılmaya ve mazur gösterilmeye çalışılmasıdır. Buna karşılık sosyal medyada, İslâm tarihinden koparılarak sunulan münferit ve sapkın vakalar üzerinden “Bunların Epstein’ın yaptıklarından ne farkı var?” türünden iyi niyetten uzak, İslâm karşıtı söylemler üretilmektedir.
     Daha da çarpıcı olan, Epstein’ın işlediği ağır suçların kimi çevrelerce görmezden gelinmesi ya da normalleştirilmesi; buna mukabil Türkiye’de Ensar Vakfı etrafında yaşanan hadiselerin aylarca manşetlerde tutularak bütün Müslümanların töhmet altında bırakılmasıdır. Bu açık çifte standart, meselenin ahlâkî bir hassasiyetten ziyade ideolojik ve politik bir araç olarak kullanıldığını göstermektedir.
     Epstein vakası, bireysel bir ahlâk çöküşünden ziyade; mahremiyet, şantaj ve fişleme üzerinden kurulan küresel bir güç ve tahakküm düzeninin en görünür örneklerinden biridir.
Muhammed Zeki Mirzaoğlu
Araştırmacı Yazar
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.