“Yıllar oldu okumayalı” dedi.
“Neden?” diye sordum.
“Artık bir işe yaramıyor. Bıraktım. Düşünmek yoruyor. Aydınlanmak yoruyor. Tartışmak, eleştirmek, muhakeme etmek yoruyor. Akışına yaşamak… Cahilce yaşamanın verdiği o kolay mutluluğu istiyorum artık” diye ekledi.
Baktım ki değişmiyor; konuşmayı bile bıraktığını söyledi.
Bir çivi hikâyesi vardır:
Dört çivi… Üçü eğik, biri dimdik.
Hangisine vurulur?
Elbette dik olana.
Dik durana, onurlu durana, adil olana, haksızlığa karşı çıkan, düşünen, öğrenen, çabalayan, başarmak için ter dökene…
Bu yüzden onun tepesinde celladın ipi eksik olmaz.
Düzenin ürettiği dev bir düzensizlik, sistemin doğurduğu koca bir sistemsizlik…
Ne değişti?
Ne değişiyor?
“Umutsuzum” dedi.
Yüz yıl önce yazılanlar bugün için yazılmış gibi.
Aynı arsızlıklar, aynı düzenbazlıklar, aynı yalanlar…
Kötülük rotasını da kaptanını da pek değiştirmiyor.
Ağa–maraba… İşçi–patron… Burjuva–proleterya…
Dünya, gücün hukukuyla yönetiliyor.
Güç neyi emrediyorsa gerçek o oluyor.
Kralın çıplaklığını haykırmak yasak tabii.
Kral hizmete değil, konfora âşık.
Kralın konforundan beslenenler de etrafını sarmış durumda.
Menfaat noktalarını biliyor, zaafları okuyorlar.
Arada bir “kralcık” olacak ki düzen sürsün; nefisler okşansın, sofralar kurulsun, koltuklar gerine gerine doldurulsun.
“Benim kim olduğumu biliyor musun?” diyecek bir soytarı takımı her zaman hazır bekler.
Onlar için kral hep haklıdır; sözleri hikmettir, öngörüsü kusursuzdur.
Emsali yoktur, olamaz da.
O giderse halk çöker, dağılır, yok olur.
Zaten çoğu zaman yoktular; hiç olmadılar da.
Yazının sonunda yine soruyoruz.
“Dert edinen kaldı mı?”
Evet…
Az da olsa hâlâ var.
Ve belki de umut, sadece o az sayıdaki insanda filizlenebilir…