İslam ahlakının en temel vasıflarından biri, yalnızca ferdin değil bütün bir toplumun hayrını gözetmesidir. Bu yönüyle İslam, dar çevreli, zamana ve zemine göre şekil değiştiren örfî anlayışlardan ayrılır. Örf, çoğu zaman bulunduğu çağın ve şartların etkisiyle hak ve hayır çizgisinden uzaklaşabilir. Oysa İslam ahlakı, ilahî vahye dayandığı için hem kuşatıcıdır hem de istikamet sahibidir. Kolaylık, müsamaha ve insanı gücünü aşan yükümlülüklerle zorlamama prensibi bu ahlakın özüdür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de dinin zorluk için değil, kolaylık için gönderildiği vurgulanır. Bu çerçevede İslam’ın temel hedefi, maslahatın tahsili ve mefsedetin def’idir; yani hayrı çoğaltmak, zararı asgariye indirmektir.
Bu anlayışın en önemli prensiplerinden biri “ehven-i şer” kaidesidir. Yani iki zarardan biri kaçınılmazsa, daha hafif olan tercih edilir. Bu ilke, bir teslimiyet ya da taviz değil; bilakis hikmetli bir tercihtir. Çünkü hayat, çoğu zaman ideal ile mümkün olan arasında bir denge kurmayı gerektirir. İdeal olan her zaman erişilebilir olmayabilir. Böyle durumlarda bütün hayrı kaybetmek yerine mümkün olan kısmı korumak, aklın ve şeriatın gereğidir.
Bu hakikatin çarpıcı örneklerinden biri, Hızır kıssasında karşımıza çıkar. Kehf Suresi’nde anlatıldığı üzere, Hızır (as) yoksul kimselere ait bir gemiyi kusurlu hâle getirir. Zira o gemilerin arkasında, sağlam olan her gemiyi gasbeden zalim bir kral vardır. Burada iki zarar söz konusudur: Geminin hafifçe kusurlu hâle getirilmesi ya da bütünüyle gasbedilmesi. Kaçınılmaz olan bu iki ihtimalden daha hafif olan tercih edilmiştir. Fıkıh kaidelerinde bu durum “Zarar-ı eşed, zarar-ı ehaf ile izale olunur” şeklinde ifade edilir. Büyük zarar, küçük zararla giderilir.
Bu prensip sadece bireysel meselelerde değil, kamu düzeni ve siyaset alanında da geçerlidir. Zira kamu yararı, şahsi tercihlerden önce gelir. Bir insan kendi hayatıyla ilgili fedakârlıkta bulunabilir; ancak toplumu ilgilendiren konularda karar verirken daha geniş bir sorumluluk taşır. Toplumun dini, canı, malı ve haysiyeti söz konusu olduğunda, tercihlerin objektif ölçülerle ve istişareyle yapılması zorunludur.
Savaş meselesi bunun açık bir örneğidir. Savaş, insanların ölümüne, şehirlerin harap olmasına ve telafisi güç yaralara sebep olduğu için aslında kötüdür. Ancak hukuk tanımaz, saldırgan ve zalim bir güç; bir toplumun bağımsızlığını, inancını ve can güvenliğini ortadan kaldırmaya yönelmişse, bu durumda savaş iki zarardan hafif olanı hâline gelebilir. Zira zulmün kalıcı hâle gelmesi, savaştan doğacak geçici zararlardan daha büyük bir yıkıma yol açabilir.
Yönetim meselesinde de aynı ilke geçerlidir. İdeal olan, adil ve takva sahibi bir yöneticidir. Ancak böyle bir adayın bulunmadığı durumlarda, zulmü en az olan tercih edilir. Çünkü bütün maslahatların kaybı yerine büyük kısmının korunması evladır. Meşru bir otoritenin tamamen yokluğu, anarşi ve sosyal çöküntü doğurabilir. Bu da toplum için daha büyük bir felakettir. Bu sebeple fakihler, “tamamı elde edilemeyen şeyin tamamı terk edilmez” kaidesini esas almışlardır. Elde edilebilen hayır korunur; ulaşılamayan kısım için ise mücadele devam eder.
Siyaset salt zihinsel ideallerle yürütülemez. Gerçek hayat, çoğu zaman sınırlı seçenekler arasında tercih yapmayı zorunlu kılar. Akıllı insan, sadece hayır ile şerri ayırt eden değil; iki şerden hangisinin daha hafif olduğunu bilendir. Tıpta da benzer bir yaklaşım vardır. Doktor, iki hastalıktan ağır olanı tedavi ederken hafif olanı sonraya bırakabilir. Çünkü hastanın selameti bunu gerektirir. Din de tıpkı tıp gibi, kulların maslahatını temin ve mefsedetini def etmek için vardır.
Ancak burada çok önemli bir çizgi vardır: Ehven-i şer ilkesi, hayır ile şer arasında uygulanmaz. Hayır varken şer tercih edilemez. Bu kaide yalnızca iki şer arasında geçerlidir. Eğer hayrı temsil eden bir seçenek mevcutsa, artık “iki şerden hafifi”ne sığınmak bir mazeret değildir. Aksi hâlde bu ilke istismar edilmiş olur. Kamu yararı adına şahsi menfaatlerin gözetilmesi ya da İslam’a açıkça zarar veren bir tercihin “ehven-i şer” diye sunulması, büyük bir yanılgıdır.
Sonuç olarak, İslam’ın maslahat anlayışı romantik hayallerle değil, hikmetli ve gerçekçi tercihlerle yol alır. Amaç; mümkün olan en yüksek hayrı gerçekleştirmek, en büyük zararı önlemektir. Bazen bir parmak kesilerek kol kurtarılır; bazen küçük bir kayıp göze alınarak büyük bir yıkım engellenir. Fakat her durumda ölçü, Allah’ın rızası ve toplumun genel maslahatıdır. İslam ahlakı ve siyaseti ya hep ya hiç anlayışıyla değil; imkân nispetinde en iyiyi gerçekleştirme iradesiyle hareket eder. İşte umumi maslahatın ruhu budur. Vesselam.
Muhammed Zeki Mirzaoğlu
Araştırmacı yazar