Mekke’nin Fethi Üzerine

Yayınlama: 03.01.2026
A+
A-
     Mekke’nin Fethi, Hz. Muhammed’in (sav) en temel vazifesi olan tevhidi yeniden ihya etme ve Kâbe’yi putperestlikten arındırma mücadelesinin zirvesini teşkil eder. Kureyş’in uzun yıllar süren engellemeleri bu süreci geciktirmiş olsa da Hudeybiye Antlaşması ile oluşan güven ortamı, Mekke’nin İslam’a kazandırılmasının önünü açmıştır. Fetihle birlikte Mekke, yalnızca dini değil aynı zamanda siyasi bir merkez hâline gelmiş; bu gelişme Arap Yarımadası’nın sosyal, kültürel ve ekonomik yapısında köklü dönüşümlere yol açmıştır. Tevhid inancı, bölgenin belirleyici unsuru hâline gelmiştir.
    Mekkeliler, Medine merkezli İslam toplumuna karşı yürütülen faaliyetlerin başlıca unsuru olarak tebliğ faaliyetlerinin önünde ciddi bir engel oluşturmaktaydı. Bu sebeple Mekke’nin fethi, yalnız Arabistan için değil tüm yarımada açısından belirleyici bir eşik anlamı taşıyordu. Hz. Peygamber bu gerçeğin farkındaydı ve stratejisini buna göre belirlemişti. Ancak Kureyş, siyasi öngörü eksikliği sebebiyle gelişmeleri doğru okuyamamış, Hudeybiye Antlaşması’nı bozarak fethe giden süreci hızlandırmıştır.
    Mûte Savaşı’nın Mekke’de abartılı biçimde aktarılması, Kureyş ve müttefiklerinde geçici bir cesaret duygusu oluşturmuştur. Bu atmosferde Benî Bekr kabilesi, Hudeybiye Antlaşması’nı ihlal ederek Kureyş’in desteğiyle Müslümanların müttefiki Huzaa’ya saldırmıştır. Antlaşmanın fiilen ihlal edilmesi üzerine Huzaa, Hz. Peygamber’e başvurmuş; Hz. Peygamber de onları himaye edeceğini ilan ederek Mekke’nin fethine giden süreci başlatmıştır. (İbn Hişam)
     Hudeybiye Antlaşması’nı ihlal eden taraf Kureyş’ti. Antlaşmalar bir bütün olarak bağlayıcı olduğundan, herhangi bir maddenin ihlali tüm metni geçersiz kılar. Bu durumda diğer tarafın yükümlülüğü ortadan kalkar. Hz. Peygamber’in harekete geçmesi, antlaşmanın ihlaline karşı hukuki ve ahlaki bir tutum olarak değerlendirilmelidir.
     Bu gelişmeler üzerine Ebu Süfyan, Kureyş’in artık bu süreci sürdüremeyeceğini fark ederek Medine’ye gelmiş ve barış arayışında bulunmuştur. Henüz İslam’ı kabul etmemiş olmakla birlikte, yaklaşan sürecin farkındaydı. Sorumluluğu Benî Bekr’e yükleyerek Kureyş’i korumaya çalışmış, ancak Medine’de karşılaştığı tablo Kureyş’in siyasi ve askerî açıdan eski gücünde olmadığını açıkça ortaya koymuştur.
     Ebu Süfyan, antlaşmayı kurtarmaya yönelik çeşitli girişimlerde bulunmuş; bu çerçevede kızı Ümmü Habibe, Hz. Fâtıma ve bazı sahabilerle görüşmüştür. Ancak bu temaslardan somut bir sonuç elde edememiştir. Hz. Ali’nin tavsiyesiyle, Mekke’de uzlaştırıcı bir rol üstlendiğini ilan ederek geri dönmüş; fakat bu girişim de süreci değiştirmeye yetmemiştir. (İbn Hibban)
     Mekke’ye dönen Ebu Süfyan, artık direnmenin mümkün olmadığını görmüş ve kabilesini bu gerçeğe hazırlamaya çalışmıştır. Bu sırada Hz. Peygamber fetih hazırlıklarını başlatmış; Müslümanları ve müttefiklerini sefere çağırmış, ancak hedefi güvenlik gerekçesiyle gizli tutmuştur. Seferin yönü hakkında farklı ihtimaller konuşulmuş; hazırlık süreci titizlikle yürütülmüştür. (İbn Hişam, İbnü’l-Esir)
    On bin kişilik ordunun gizliliğini korumak zor olsa da Hz. Peygamber, Medine’den çıkışları sınırlandırmış ve güçlü bir istihbarat ağıyla süreci kontrol altında tutmuştur. Hatib b. Belta’nın ailesini koruma düşüncesiyle Mekkelilere haber göndermeye çalışması engellenmiş; niyetinin ihanet olmadığı anlaşılmıştır. Bu olay üzerine dostluk ve bağlılık ölçülerini belirleyen ayet nazil olmuştur. (Buhari, Müslim; Mumtehine 60/1)
     Ramazan ayının onunda Hz. Muhammed (sav), Medine’den on bir bin kişilik bir orduyla yola çıkmıştır. Hedef gizli tutulduğu için çeşitli ihtimaller konuşulmuş; Mekke’de ise yaklaşan gelişmeler sezilmeye başlanmıştır. Abbas, muhtemel bir çatışmanın ağır sonuçlar doğurmaması için devreye girmiştir. (Ebu Davud)
     Hz. Peygamber, ordusuna ateşler yaktırarak gücünü görünür kılmış; bu yolla Mekke’de olası bir direnişi başlamadan sona erdirmeyi hedeflemiştir. Şehrin dört yandan kuşatılması, direniş ihtimalini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bu gelişmeler üzerine Ebu Süfyan teslimiyet yolunu tercih etmiş; Hz. Peygamber de onun toplum içindeki etkisini dikkate alarak süreci barış içinde yönetmiştir. Fetih, askerî olduğu kadar psikolojik ve siyasi bir stratejiyle gerçekleşmiştir.
     Ebu Süfyan, Abbas’ın telkiniyle İslam’ı kabul etmiş; Hâkim b. Hizam ve Budeyl b. Verka da ona katılmıştır. İslam ordusunun disiplinli yapısını ve birlik ruhunu yakından gören Ebu Süfyan, Mekke’nin direnemeyeceğini kesin olarak anlamıştır. (Abdurrazak)
     Rivayetler, Abbas, Budeyl ve Ebu Süfyan arasındaki temasların Mekke’nin çatışmasız teslimini hedefleyen bir zemin oluşturduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber’in Ebu Süfyan’a verdiği güvence de bu sürecin istişareyle yürütüldüğünü ortaya koymaktadır. (El-Vakidi, İbn Hişam)
     Ebu Süfyan, Mekke’de halkı teslimiyete davet etmiş; Hz. Peygamber’in, “Kapısını kapatan ve Ebu Süfyan’ın evine giren emniyettedir” ilanı sayesinde fetih barış ve sükûnet içinde gerçekleşmiştir. (Müslim, Ebu Davud)
     Hz. Peygamber’in Ebu Süfyan üzerinden yürüttüğü bu süreç, olası direnişi başlamadan sona erdirmiştir. Ordunun bilinçli biçimde sergilenmesi, toplumsal psikolojiyi etkileyerek teslimiyeti kaçınılmaz hâle getirmiştir. Bu durum, savaşın yalnızca askerî değil, aynı zamanda stratejik ve toplumsal boyutlarıyla da kazanıldığını göstermektedir.
     Mekke’ye girişte savaşılmaması emredilmiş; amaç güven ve huzurun tesis edilmesi olmuştur. Sınırlı bir karşılaşma dışında ciddi bir çatışma yaşanmamış, fetih çok az zayiatla tamamlanmıştır. (El-Vakidi, İbn Sa’d)
     Fetih sonrasında yaşanan bir olay üzerine Hz. Peygamber, intikam amaçlı adam öldürmeyi yasaklayan bir hutbe irad etmiş; kan davalarına son vermiştir. Diyeti bizzat üstlenerek hukuki düzenin esas alınacağını ilan etmiş, keyfî uygulamaların önünü kapatmıştır. (İbn Hişam)
Muhammed Zeki Mirzaoğlu
Araştırmacı Yazar
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.