“Neye yeter?” diye soranlar olacaktır. Açıkça söylüyorum: İslam âleminin bu dağınıklığına, basiretsizliğine, ferasetten yoksun tercihlerine yeter diyorum. Aynı hataları defalarca tekrarlayıp her seferinde aynı bedelleri ödemeyi kader sanmamıza yeter diyorum. Bugün yaşadıklarımız ne ilktir ne de sürprizdir; asıl sorun, ders almamakta ısrar etmemizdir.
Suriye’de olup bitenler gözlerimizin önünde cereyan etmektedir. Kürt milletini temsil iddiasında olan yapıları, özellikle SDG’yi kastediyorum. 10 Mart mutabakatında Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara ile masaya oturup bir anlaşmaya varacaksın; ardından bu anlaşmayı hiçe sayacak, yön değiştirecek ve neticede Müslüman kanının yeniden akmasına zemin hazırlayacaksın. Bu nasıl bir siyaset anlayışıdır? Bu nasıl bir feraset eksikliğidir? Soruyorum: Bu tutum Allah katında makbul olabilir mi?
Bir Kürt olarak bunu söylemekten hicap duymuyorum; bilakis derin bir ızdırap ve sorumluluk hissiyle feryat ediyorum. Çünkü bu yanlışların bedelini ne masa başında karar verenler ne de uzaktan yönlendirenler ödüyor; bedeli, sokaktaki masum insanlar ödüyor.
Tam da bu nedenle bugün İslam ümmetinin, ümmet olma bilincine her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. Ancak bizler bir araya gelmek yerine ayrışmayı, istişare yerine dayatmayı, kardeşlik yerine şüpheyi büyütüyoruz. Oysa Allah’ın ölçüsü açıktır: “Anlaşma yaptığınız zaman Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. Pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allah’ı üzerinize kefil yaptınız. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir.” (Nahl: 91).
Bu ayet yalnızca bireysel ahlak dersi değildir; toplumsal ve siyasal sorumluluğu da kapsayan ilahi bir ikazdır. Verilen sözün bozulması, sadece muhataba değil, Allah’a karşı işlenen bir vefasızlıktır. Böylesi bir vefasızlığın hüküm sürdüğü yerde ilahi yardım beklemek de ham bir hayaldir.
Artık başkalarının değneğiyle yürümekten vazgeçmek zorundayız. Yeter artık güç odaklarının şamar oğlanı olmaya. ABD’ye ihtiyaç duyulduğunuz sürece kullanıldınız; bugün ise İsrail’in kışkırtmalarıyla yeni bir hesaplaşmanın içine çekiliyorsunuz. Ve ne yazık ki bu oyuna yine geliniyor. Oysa tarih defalarca göstermiştir ki Müslümanın gerçek dostu ancak Müslümandır. Bu coğrafyada harici aktörlerin kurduğu her denklem, eninde sonunda Müslümanların aleyhine işlemiştir.
Kürtler ve Araplar kardeştir. Aralarında sorunlar olabilir; hatta ciddi haksızlıklar da yaşanmış olabilir. Ancak bunların çözümü düşmanların planlarında, yabancı başkentlerin masalarında değildir. Aynı babanın evlatları zaman zaman birbirlerine kırıcı davranabilir; fakat bu durum kardeşliği ortadan kaldırmaz. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, başkalarının müdahalesi değil, kendi iç muhasebemizdir.
Unutulmamalıdır ki celladına hayranlık besleyen toplumların sonu hep hüsran olmuştur. Biz bu aktörlerin geçmişini, sicilini, cemaziyülevvellerini iyi biliriz. Sömürge dönemlerinde İslam coğrafyasından çekilirken de her şeyi arkalarında bırakmadılar. Neyzen Tevfik’in ironisiyle ifade edersek, geldikleri gibi gitmediler. Zihinsel bağımlılıkları, yerli işbirlikçileri ve ahlaki tahribatı miras bıraktılar. Bugün karşı karşıya olduğumuz yozlaşmanın tamamını “bizden” saymak, büyük bir haksızlık olur.
Suriye’de yaşananlara bir kez daha bakın. Yine elem var, yine gözyaşı var, yine kan var. Evinden yurdundan koparılmış ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar… Yıkılmış evler, dağılmış hayatlar… İki tarafın da silaha sarıldığı bir yerde kazanan olmaz. Kazanan daima batıl olur; kaybeden ise masumlar olur.
Dahası, devlet başkanlarının operasyonlarla evlerinden alındığı bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Peki nerede insan hakları savunucuları? Nerede özgürlük, demokrasi ve hukuk söylemleri? Çıkarların sona erdiği yerde, bütün bu yüksek sesli nutukların nasıl sustuğunu ibretle izliyoruz.
Önümüzde net bir tercih vardır: Ya bu zalim düzenlerin boyunduruğunda savrulmaya devam edeceğiz ya da insan onuruna yakışır biçimde bir araya gelip meselelerimizi kendi irademizle çözeceğiz. Hangisini istiyoruz? Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki, biz değişmeden Allah’ın yardımını beklemek beyhudedir. Çünkü Allah’ın vaadi nettir: “Bir kavim kendilerinde olanı değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d: 11).
Hakikati arayan yürek aslında yorulmaz; bazen sadece susar ve düşünür. Ancak tarih şunu da gösterir: Hangi ikbal ağacı, başını zulmün çarkına uzatıp da sonunda devrilmemiştir?
Eskide olduğu gibi kendimize yakışanı yapmak zorundayız. Deve de binektir, eşek de fakat şaha kalkmak ata yakışır. Serçe de kuştur, karga da ancak yükseklerde süzülerek uçmak kartala yakışır. Çakal da ormanda yaşar, sırtlan da fakat hüküm sürmek, adaletle ayakta durmak aslana yakışır. Vesselam.
Muhammed Zeki Mirzaoğlu
Araştırmacı Yazar