Bir süredir Türkiye’nin farklı şehirlerinde aynı başlık etrafında toplanan kalabalıkları izliyorum: Sürdürülebilir Eğitim. İlk bakışta akademik bir kavram gibi dursa da, katıldığım her sempozyumda bunun aslında sahaya, sınıfa ve hayata dokunan bir mesele olduğunu gördüm.
Sürdürülebilir Eğitim Sempozyumu’nun (SES) dijital arşivlerine ve haberlerine baktığınızda, bu yolculuğun birkaç yıl önce Antalya’da İyi Bir Eğitim Platformu öncülerinden ve sempozyumun fikir mimarlarından biri olan Dilek Cambazoğlu ve Tüm Özel Öğretim Kurumları Derneği (TÖDER) Yönetim Kurulu başkan yardımcısı ve eğitim girişimcisi Ümit Kalko’nun girişimi olduğunu görmekteyiz. Samimiyetle söyleyebilirim ki bu iki isim sürdürülebilir eğitimi sadece bir kavram olarak değil; sahaya, öğretmene ve öğrenciye dokunan bir hedef olarak ele alan isimlerin başında geliyor.
Bu yaklaşım, sempozyumun ruhunu da belirliyor. Antalya’daki ilk toplantılar, yalnızca eğitimcileri değil; yöneticileri, sivil toplum temsilcilerini ve karar vericileri de aynı çatı altında buluşturdu. Eğitimde dijitalleşme, çevre bilinci, öğretmen yeterlilikleri ve yerel modeller gibi başlıklar, süslü sunumların ötesinde, sahadan örneklerle tartışıldı.
Geçtiğimiz yıl İstanbul ve Diyarbakır’da düzenlenen sempozyuma katıldığımda, bu fikrin artık sadece büyük şehirlerle sınırlı kalmadığını fark ettim. Diyarbakır’daki buluşma, sürdürülebilir eğitimin yerel ihtiyaçlarla nasıl örtüşebileceğini gösteren önemli bir duraktı. Koridorlarda yapılan sohbetler, salonlarda yapılan sunumlar kadar öğreticiydi. Herkes aynı soruyu soruyordu: “Bu anlattıklarımız sınıfa nasıl yansıyacak?”
Yakın zamanda Antalya’da yeniden düzenlenen sempozyum ise bu yolculuğun ne kadar büyüdüğünü ortaya koydu. Öğretmen arkadaşlarım gibi ben de o sempozyuma katılacaktım ama son anda yaşanan bir sağlık problemi yüzünden katılamasam da arkadaşların sosyal medyalarından anbean izleme fırsatı buldum Katılım artmış, başlıklar çeşitlenmişti. Artık sürdürülebilir eğitim, bir temenni değil; zorunlu bir dönüşüm başlığı olarak ele alınıyordu. Bir eğitimci olarak en çok dikkatimi çeken nokta da buydu: Söylem olgunlaşmış, beklenti netleşmişti.
Ve şimdi bu yolculuk eğitimde anlam çağı “değer kimlik ve insan” temasıyla memleketim Batman’a taşınıyor. 7 Şubat 2026’da Batman’da Necat Nasıroğlu Külliyesinde düzenlenecek Sürdürülebilir Eğitim Sempozyumu, önce Antalya’da filizlenen, Diyarbakır’da yerelleşen bu fikrin yeni durağı olacak. Batman gibi genç nüfusu yüksek, eğitimde gelişime açık bir şehirde bu sempozyumun yapılması, sadece sembolik bir tercih değil; bilinçli bir yöneliştir.
Bu tür sempozyumlar, günübirlik etkinlikler olarak görülmemeli. Çünkü her şehir, bu buluşmalara kendi hikâyesini, sorunlarını ve umutlarını taşıyor. Batman’daki sempozyum da eğitimin sürdürülebilir geleceğine dair yeni cümlelerin kurulacağı, belki de yeni uygulamaların filizleneceği bir zemin sunacak.
Bir eğitimci olarak not defterime düşürdüğüm ortak cümle şu: Eğitimde sürdürülebilirlik, artık konuşulması gereken bir kavram değil; hayata geçirilmesi gereken bir sorumluluk. Batman’da atılacak adım da bu sorumluluğun yeni bir ifadesi olacak.
Eğitim Danışmanı Abdullah Basmacı