Sakın ha! Diyojen’in İskender’e söylediği gibi, “Gölge etmeyin, başka ihsan istemez” demeyin! Kürtlerin asırlardır yaşadığı bu topraklarda, Güneydoğu’nun kadim şehirlerinden birinde yaşayan biri olarak konuşuyorum. Bu sözler ne uzaktan ahkâm kesmenin ne de romantik sloganların ürünüdür. Arap asıllı bir Kürt olarak, kökleri Abbasî zulmünden kaçıp bu topraklara sığınan, Ehli Beyt’e nispet edilen bir soyun hafızasından süzülen bir vicdan muhasebesidir. Bu coğrafyada acıyı da ihaneti de kardeşliği de aynı anda tanıdık. O yüzden burada yazılanlar ne bir kavme üstünlük iddiasıdır ne de bir başkasını tahkir… Bu, kanla yoğrulmuş bir tarihin içinden, dinle, adaletle ve insafla yüzleşme çağrısıdır.
İşe ihtiyacı olana sabır telkin etmek, içindeki fırtınayı dindirmez. Musibetzedenin yarasına yalnızca “imtihandır” demek, kanı durdurmaz. Hatta bazen insan, haklı bir isyanla şu cümleyi kurar: “Benim derdim bana yeter.”
İnsan, acısı hafife alındığında susmaz; içe çekilir, kabuğuna kapanır ve sonra daha derin kırılır. İşte bugün Kürt coğrafyasında yaşanan tam olarak budur: Acı vardır ama merhem yoktur; kayıp vardır ama adalet yoktur, ölüm vardır ama hesap soran yoktur.
Anlatılır ki Osmanlılar döneminde küffara karşı seferberlik ilan edildiğinde, köylerden asker toplanır. Daha önce üç evladını seferlerde toprağa vermiş bir ana, dördüncü ve son oğlunu da getirip teslim eder. Lakin komutana şu sözü söyler: “Sultanımıza söyleyin; analara güvenerek bir daha seferberlik ilan etmesin.”
Bu söz, bir isyan değil; bir uyanıştır. Bu söz, siyasete değil, vicdana yazılmış bir mektuptur. Bugün de cefakâr Kürt analarının körpecik yavruları; Amerika’ya, İsrail’e, Avrupa’ya kurban ediliyor. Yetmedi mi?
Bu analara güvenerek bir kez daha aynı oyunu sahnelemeyin! Çünkü bu güven, bir milletin değil; bir senaryonun yakıtı hâline getiriliyor. Hâlâ anlamadınız mı başınızdakilerin kimin hesabına çalıştığını?
Daha dün PYD sözcüsü Salih Müslim açıkça söyledi: “Trump para ve silah verdik diyor ama burada kaç Amerikan askeri öldü? Hiç. Biz 11 bin şehit verdik.”
Bu cümle bir itiraf değil midir? “Parayı aldık, öleni verdik” demek değil midir?
Amerika kazandı, Kürtler toprağın altına girdi.
Peki soralım: Amerika için, İsrail için, Birleşmiş Milletler’in kirli dengeleri için bu mazlum Kürt milleti daha ne kadar bedel ödeyecek?
Unutmayın: Kürtlere devlet hakkını tanımayanlar da bunlardır. Kürtleri dört parçaya bölenler de bunlardır. Her parçayı bulunduğu devlete tehdit unsuru olarak kullananlar da…
Bu dünya sineması için yazılan senaryoda Kürtlere biçilen rol bellidir: Savaşan ama kazanmayan, ölen ama hükmeden olmayan, kullanılan ama muhatap alınmayan… Hâlâ anlamadınız mı? Kiminle savaşıyorsunuz?
Daha düşmanınızı bile tespit edememişsiniz! Bugün savaştırıldığınız insanlar, kardeşlerinizdir. Aynı kıbleye dönen, aynı Allah’a iman eden, aynı topraklarda gömülen kardeşleriniz…
Kur’an, ihtilafları savaşla değil; “birbirinize iyiliği tavsiye ve kötülükten men” ile çözmeyi emreder. Sonrası Allah’a havaledir.
Size zorla giydirilen elbiseler size uymuyor. Dinsizlik bizim neyimize? Girdiğiniz yerde niçin Cuma namazı kıldırılmıyor? Niçin camilerde ibadet yasaklanıyor? Niçin namazla alay ediliyor? Niçin kızlarınıza İslami kıyafet giydirilip sonra sahnelerde o elbiseler yırtılıp atılıyor?
Bu din düşmanlığı niyedir? Sonra dönüp “Kürtler için inançlı insanlar niçin sessiz?” diye soruyorsunuz. Cevap basittir: Çünkü nerede İslami bir hareket varsa siz ona cephe alıyorsunuz. Çünkü Allah diyenle yol yürümeyi değil, Batı’dan onay almayı tercih ediyorsunuz.
Filistin için sokaklara çıkılıyor da Rojava için niçin çıkılmıyor, diyorsunuz. Şunu açıkça söyleyelim: Filistin halkı mazlumdur. Ama Rojava’da Amerika hesabına çalışan, onların menfaatine paralı askerlik yapan yapılar vardır. Üstelik oradaki yerli halka da bizzat zulmeden yine bu yapılardır.
Her girdiğiniz yer harabeye dönüyor. Şehirler yıkılıyor, ama Washington’da ışıklar sönmüyor. Lafı dolandırmadan söyleyelim:
Allah rızası için; Allah’ın huzuruna çıkıldığında, “Niçin bana kulluk etmedin? Niçin adaleti, eşitliği, özgürlüğü gözetmedin?” sorusu sorulacak. Peki siz neyle cevap vereceksiniz?
Farzlar terk edilmişken, nafilelerle oyalananlara sesleniyorum: Allah, bir toprak parçası üzerinde kendi hükümlerini kaldırıp yerine beşerî bir düzen kurduğunuzda sizi hesaba çekmeyecek mi sanıyorsunuz? Bu dünya ölümlüdür. İktidarlar geçicidir. Silahlar susar, bayraklar iner. Ama hesap kalır.
Allah, zulmü er ya da geç soracağını vaat ediyor. O gün geldiğinde ne Amerika sizi tanıyacak ne de alkışlayan kalabalıklar arkanızda duracak. O gün, yalnızca yaptıklarınız konuşacak.
İşte bu yüzden; bu yazı bir nasihattir, bir çağrıdır. Bir düşmanlık değil, bir ikazdır. Bir propaganda değil, bir vicdan muhasebesidir. Vesselam.
Muhammed Zeki Mirzaoğlu
Araştırmacı Yazar